Doğuş Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fehim Üçışık katılımıyla Adil Yargı - 25 -

ADİL YARGI -25-

Doğuş Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fehim Üçışık katılımıyla Adil Yargı - 25 -

ALTUĞ BERKER: Hayırlı günler sayın izleyicilerimiz. A9 ekranlarından selamlar. Avukat Ceyhun Gökdoğan'la birlikte yaptığımız Adil Yargı programımızı, bugün konuğu Profesör Doktor Sayın Fehim Üçışık. Efendim hoş geldiniz.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Hoş bulduk.

ALTUĞ BERKER: Doğuş Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığını yürütüyor Hocamız şu anda. Daha önce de Marmara Üniversitesi'nde Rektör Yardımcılığı Hukuk Fakültesi Dekanlığı vardı değil mi?

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Fakültesi Marmara'da Rektör Yardımcılığı Dekanlığı ve Beden Eğitimi Öğretimi Spor Yüksek Müdürlüğü yapmıştım. Sağlık Üniversitesi müdür yardımcılığı yapmıştım. Çalışma Ekonomisinde bölüm başkanlığı yapmış Değişik idari görevlerde bulunmuştum. Sonra ayrıldım. Kendi isteğimle emekli oldum. Daha o sıralarda yeşil kart çalışmalarında bulunmuştum Sağlık Bakanlığında. 2001'de ayrıldıktan sonra da resmi görev almadım ama sözleşmeli olarak görev kabul ettim Sağlık Bakanlığında. Bir müddette öyle çalıştım. Spor şuralarına, çevre şuralarına katıldım. Değişik alanlarda görüş beyan etmeye çalıştım. Genellikle hukuk alanında. Bir de şey, memleket saat ayarı. Bulgaristan'la, Yunanistan'la hiçbir saat farkı olmayan bir ülkedeyiz. İtalya'yla, Fransa'yla, İspanya'yla aramızdaki saat farkı bir. Ama nasıl oluyorsa, Nahçıvan'la, Azerbaycan'la iki saat. Yani bir yanlışlık var. Bu da tarafımdan yapılmış bir yanlışlık. İnşaAllah bu sene o saat ayarı da düzeltilir.

ALTUĞ BERKER: Evet Hocam, inşaAllah siz tabii böyle çok spesifik konularda da hukukun alanlarında tecrübe sahibi olduğunuz için bilgi sahibi, birçok medya kuruluşu sizin görüşlerinize başvuruyor yani spor ve sağlık da olsa. Ancak tabii Türkiye'nin meseleleriyle de çok yakından ilgilendiğiniz için belki önce yeni anayasayla başlayabiliriz. Kısaca sizin görüşleriniz bu konuda nasıl? Yeni bir anayasa var olur mu çıkar mı? Yoksa devam eder mi?

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Yeni Anayasa önemli. Ben 1999 yılında Anayasa Mahkemesi'ne parti içi demokrasi konusunda yapılan ilk egemenlik haftası sempozyumuydu, tebliğ sunmuştum parti içi demokrasi diye. İlginç tespitlerim var. Sonra yakın bir tarihte bunları anayasa hukukunda sorunlar ve çözüm önerileri diye bir kitapçıkta toparladım. Sunduğum tebliğler, gazete yazıları, bir takım bizim bilimsel çalışmalardaki önemli noktalar. Şöyle söyleyeyim; Türkiye'de maalesef 1961 Anayasası da, 1982 Anayasası da pek çok eksikliği içeriyor. Genel olarak kesinlikle ifade edilebilir ki, insan hakta evrensel bildirgesini yansıtmaktan, aktarmaktan uzak. Türkiye'deki anayasanın bana göre hem her ileri demokrasilerde, ileri ülkelerde genel kabul görmüş, uluslararası sözleşmelere konu olmuş hususlarda insan haklarını aktarması lazım. Ama bu dünyanın herhangi bir ülkesine bir reçete şeklinde verilecek bir anayasası olmaması lazım. Türk milletinin anayasası olması lazım.

Çok acı bir tespitim; maalesef Türkiye 1923 Lozan Anlaşması'nın çok önemli bir kısmını anayasasına aktarmamış ve de uygulamamış. Bu kısım başlığı itibariyle belki köşede kalma gerekçesi oluşturuyor. Azınlık faslı, azınlıklar faslı. Ancak düzenleme azınlıklara ilişim görünse de genel bir düzenleme. Ben bazı yazılarımda buna işaret ettim. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 10 Aralık 1948'de kabul edilmiştir. Bundan tam 25 yıl önce Lozan Antlaşması'nın azınlıklar faslı hükümleri İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin öncüsü niteliğindedir. Ve orada Türkiye ve Yunanistan için bağlayıcı olduğu kabul edilmektedir. Şöyle ki; “O fasılda yer alan bir hüküm, bu fasıl hükümleri, cemiyet-i akvam, genel kurumunun çoğunluk kararı olmaksızın değiştirilemez” diyor. Ve “Türkiye buna aykırı bir kanun, hukuki düzenleme, bireysel bir işlem yapamaz” diyor. Yani anayasa niteliğini taşıyor Türkiye açısından. Buna rağmen uygulanmamış. Veyahut gereği gibi uygulanmamış.

Mesela orada diyor ki: “Türkiye ahalisinden herhangi biri istediği lisanı serbestçe konuşabilir.” Oysa hem 1930'larda Türkçe konuş kampanyaları yürütülmüş, hem de benim gençliğimde “Türkçe konuş” vatandaşlığı kampanyalar yürütüldü. Yakın tarihe kadar da bir Kürtçe türkü yüzünden bir mekanın karıştığını medyadan öğrendik.

Peki, bu anayasanın bir parçası gibi, hatta anayasanın üstünde yer alması gereken düzenleme tamamen aksini söylüyor. Bu konuda eğitim yönünden, din ve vicdan özgürlüğü yönünden, hatta teşebbüs özgürlüğü yönünden bazı hükümler var. Biraz bahsettiğim gibi lisanla ilgili hükümler var. Türkiye buna imza atmış. Ne ilginçtir ki, Türkiye bunu gereği gibi kabul etmemiş ama Lozan anlaşmasına katılmış, imzalamış, devletlerden hiçbiri de bunu tatbik edin dememiş benim bildiğim. Çok ilginç.

1961 Anayasası, bana göre artık Milli Mücadele yıllarında yapılmış bir anayasa niteliğinde değil, Türkiye'nin öyle zor şartlarla olduğunu söyleyemeyiz. En azından İnsan Hakları ve Evrensel Bildirgesinde Afrika'nın ortasındaki veya işte Amerika'nın güneyindeki ülkeler dahil, yoksul da zengin de demeden eğitim düzeyi, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun her yerde uygulanmasını öngördüğü hükümler içerdiğine göre bunlar aktarmalıydı.

Ben siyasi olmayan bir konuda söyleyeceğim. Hani siyasi de, ideolojik konularda belki bir kısım insanlar olaylara objektif bakamamışlar diyebiliriz. Bilimsel bir yaklaşım sergileyememiş diyebiliriz. Ancak iktisadi konuda da bu böyle. İnsan Hak Evrensel Bildirgesi 23. maddesinde 3. fıkrasında diyor ki: “Çalışan herkesin” işçi-memur ayrımı yapmıyor, “çalışan herkesin ailesiyle birlikte insan şeref ve haysiyetle bağdaşır. Gerektiğinde sosyal yardımlarla tamamlanmış adil bir ücret hakkı vardır" diyor. Bu nedense 61 anayasasını almıyor. 82 anayasasını da almıyor. Ve sonuç; Türkiye'de en düşük devlet memuru maaşı şu an, hizmetli maaşı 1792 lira. Ama şu an en düşük ücret yani asgari ücret 739 lira.

Türkiye'de bir takım hususlar anayasadan kaynaklanıyor veya anayasa tarafından sorun olmaktan çıkarılmalıydı diyebiliriz. Şimdi bu anayasanın yapılması lazım, yenilenmesi lazım. Fakat ben toplumdaki tartışmaları en azından önemli bir kesim itibariyle bilimsel yaklaşımla yapıldığı kanaatte değilim. Dışarıdan bakıldığında sanılıyor ki, bir zarf var, o zarf, 3-4 maddeden ibaret. O zarfı doğru koyarsanız veya vitrine onları sıralarsanız bu iş tamamdır.

Bir örnek vereceğim; Türkiye Cumhuriyeti'nin 2. maddeye göre Türkiye hukuk devletidir. Artı, insan hakları saygılı bir devlettir. Daha ötesi, üçüncü olarak sosyal devlettir. Peki, bir sosyal devlette nasıl oluyor da kış aylarında, kar yağdığında, televizyonlarda bir haber şeklinde evsizlerin toparlandığını, bir spor salonunda sıcak bir mekana konmuş olarak giydirildiğini, yıkanma imkanı sağlandığını, tıraş ettirildiğini falan görüyoruz, hep seyrediyoruz? Sosyal devlette bu nasıl oluyor? Evsizlik ne demek?

Yakın zamanda vefat ettiğini öğrendim. Beyoğlu'nda Ağa Camii'den tarla başına doğru Ağa Camii'nin yanındaki sokaktan kıvrılırsanız, Ağa Camii duvarına bitişik akmayan bir çeşme vardır. Bir insan orada yaşıyordu. Battaniyeye sarılmış vaziyette. Ne ilginç, bir takım televizyonlar orada şarkı şu bu veya bir takım güncel konular hakkında vatandaşa mikrofon uzatıyorlar İstiklal Caddesi'nde. 15 metre midir, 10 metre midir, kaç metre ötede birisi de orada caminin kenarında kuş kovuğu gibi bir yerde orada yaşıyor yani. Nerede insan haklarına saygılı devlet? Nerede hukuk devleti? Nerede sosyal devlet? Ama belli konularda mangalda kül bırakılmıyor. Belli konularda hiç oralı olunmuyor. Dolayısıyla, anayasanın ne içerdiğinden öte anayasaya sahip çıkması lazım. Anayasanın gerçekten kamu vicdanına göre bir anayasa olması lazım. Bizim özelliklerimize göre bir anayasa olmamız lazım. Ama bizim öyle özelliklerimize göre derken, Kapıkule'den bu yana ayırıp, dünya nereye giderse gitsin içeride bir takım yanlışlıklar yapılan bir ülke görünümünde olmamak kaydıyla. Bizim kendi devlet anlayışımızı, bizim kendi toplum anlayışımızı, yardımlaşma anlayışımızı, sosyal yardım geleneğimizi yansıtan anayasa olmalı. Ama sadece kuru lafta kalırsa, yazılı olarak metinlerde kalırsa olmaz. Bunu uygulayacak bir zihniyette olmamız lazım. Halkın talebinin yükselmesi lazım.

Benim bu anayasa hazırlığı konusu görüşüm şu; Halkın her bir partiye “yeni bir anayasa ihtiyaç var ve böyle bir anayasa çıkmalıdır” diye baskısı olursa çıkar. Değilse partiler zaten istemeye istemeye dahil olmuşlarsa bu sürece, ilk fırsatta yan çizmeye çalışabilirler. O yüzden toplumun, toplum kuruluşlarının, kitle örgütlerinin sahip çıkması lazım. Toplumun ön şart olarak bir partiye rey vermekte yeni anayasa konusundaki yaklaşımını esas alacağını hissettirmesi lazım diyorum.

ALTUĞ BERKER: Evet Hocam, insan hakları konusunda en sosyal devletin gerekliği ve Türkiye'mizde insan hakları, ihlalleri ve bu konudaki Avrupa'dan bize bakış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki Türkiye'nin durumuna dair ne söyleyebiliriz?

CEYHUN GÖKDOĞAN: Açıkçası pek iç açıcı değil tabii. Hocam da çok iyi bilir. Geçen sene itibariyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde en çok mahkumiyet kararı alan ülke biziz. Çok fazla mahkumiyet kararı aldık. Bir sene Rusya, bir sene biz sürekli değişiyoruz bu konuda. En son Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu da bu konuya dikkat çekti. Geçen hafta bir açıklama yaptılar. Yargıya güvenin tesisi için insan hakları ihlallerinin önlenmesine çok çarpıcı bir şekilde dikkat çektiler. Sayın Ahmet Hamsici, Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalarda kurulun 8, 10 ve 33 no'lu genelgene uygun olarak işlem yapılmasını istedi. Savcılara bu konuda büyük sorumluluk düşüyor gerçekten. Çünkü kolluk görevlilerinin amiri konumunda savcılar bulunduğu için, orada yapılan işkenceleri aslında bir nevi üst amirleri olarak onlar da bir sorumluluk almış olmaları üzerine ve buna çok dikkat çekti.

Devamında şunu söylüyor Sayın Hamsici: “Temel hak ve özgürlüklerin ve özellikle adil yargılanma hakkı ve diğer evrensel hakların kurulması, kişi ve kurumları mağdur edilmemesi, toplumun yargıya olan güvenin devamı sağlanmalı, insan haklarına ilişkin ihlal kararları verilmesinin ve ülkemizin uluslararası alanda saygınlığının zedelenmesinin önlenmesi bakımından, soruşturmanın yürütülmesinde asıl ve yetkin ve sorumluluğa sahip olan Cumhuriyet Savcıları tarafından soruşturma evresinin uluslararası sözleşmeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, anayasa, kanunlar, yönetmelikler, HSYK ve Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan genelgelerde açıklanan ilkeler doğrultusunda hızlı, etkin, adil, eksiksiz ve insan haklarına saygılı bir şekilde yapılarak delillerin zamanda tam ve hukuka uygun olarak toplanması suretiyle yapılan soruşturmalardan kaynaklanan insan hakları ilerlerine fırsat verilmemeli" diyor.

Şimdi çok önemli bir şeye dikkat çekiyor burada. Yani Sayın Hamsici aslında şunu demek istiyor; Soruşturma süreçlerinde ülkemizde maalesef insan hakları ihlalleri yapılıyor. Bu durum bizim ülkemizin itibarını, prestijini, dış dünyadaki saygınlığını zedeliyor. Lütfen bunun önüne geçin, görevinizi yapın diyor savcılarımıza. Bunun daha da ötesinde, aslında mahkemelerimize de çok büyük görev düşüyor bu konuda. Şimdi bir şeyi önlemenin yolu onun hakkı olan cezayı vermekti bir nevi olarak bir yönden. Şimdi eğer polis memurlarına veya işte kolluk görevlilerine hak ettiği cezayı vermezseniz siz süren insan hakları davalarında, işkence davalarında, bu uygulamalar sürmeye devam eder. Nitekim bir ay önce bir insanı sokak ortasında dövdüler. Daha önce İzmir'de bir vakıa oldu. Yani 2012 yılına girdik ama işkence gerçeği Türkiye'de değişmedi. Bunu önlemenin tek yolu, burada belirtildiği gibi hızlı, etkin, adil, hakkaniyetli kararlar vermek, işkence yapanlara en ağır cezayla karşılık vermektir. Başka bir türlü yolu yoktur zaten.

ALTUĞ BERKER: Evet, ama herhalde 12-13 yıl evvel bu konuda durum daha vahimdi şimdiye göre.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Şimdi toplumsal olaylar değişik alanlardan bakılarak değerlendirilmeli. Mesela bir çarpıcı örnek vereyim; Türkiye'de bugün hakikaten bir uyuşturucu sorunu var, toplumsal bir sorun. Kokain kullanan var, esrar kullanan var derken, hiçbir şey bulamazsa tiner koklayanlar var, gençler. Hatta biz Doğuş Üniversitesi'ne bir toplantı yaptığımızda yaşın çok aşağı indiği, çok ilde çok yaygın olduğu tespiti emniyet görevlileri tarafından ifade edildi yetkililer tarafından.

Ama ben başka bir şey söylemek istiyorum. Fi tarihinde haşa çekimi serbestti. Türkiye'de toplumsal bir uyuşturucu sorunu yoktu. AMATEM gibi merkezler kurulmamıştı. İhtiyaç yoktu. Şimdi haşhaş ekimi yasaklandı. Fakat AMATEM gibi merkezlere ihtiyaç var. Yakın tarihlerde de emniyet güçlerinin vapurlardaki ilanlarını afişlerini gördük. Anne babalar çocuklara sahip olsun, ne yapıyorlar, ne ediyorlar, ilgilensinler diye. Çok ilginç değil mi? Haşhaş serbest ekilirken sorun yok. Haşhaş yasaklandığında, kısıtlandığında sorun var.

Başka bir şey söyleyeceğim. Benim gençliğimde gazetelerde zabıta vakıası diye günlük gazetelerde 2-3 kişi başköşeyi işgal ederdi. Uzun zaman bunlarla ilgili bilgiler tefrika edilirdi. Birisi gangster Necdet. Birisi sülün Osman. Birisi Sarıyer canavarı. Hakikaten Sarıyer canavarı. Bir iki kişiyi kesmiş, öldürmüş canavar. Sülün Osman denen zat, Beyaz Kulesi'ni falan satan böyle dolandırıcılık yapan bir insan diye bilinirdi kamuoyunda. Gangster Necdet de bir banka soygununa katılmıştı. Tefrika edilirdi. Gangster Necdet, Sultan Ahmet cezaevinde, işte Gangster Necdet dışarıdan bitirme imtihanına girdi. Gangster Necdet ıslah oldu, işte kendini ibadete verdi, tefekküre verdi gibi havadisler çıkardı. Ama şimdi sanıyorum bazı gazeteler böyle gangsterlikleri ve bir takım olayları tek sütun ya koyuyor ya koymuyor. Hapishanelerimiz dolu. Tutuklular çok az bir nispeti teşkil ediyor diyorlar. Hapishanelerimiz niye dolu? Yani sadece mahkemenin ceza vermesiyle işte emniyet güçlerinin görev yapmasıyla olmaz.

Armutlu şimdi Yalova'ya bağlı, eskiden Bursa'ya bağlıydı. 15 sene kadar evvel orada diyorlardı ki, biz birkaç sene öncesine kadar kilit nedir bilmezlik diyorlar. Kapıyı örteriz, yatarız diyorlardı. Hırsızlık filan yok. Ne oldu? Bunun çeşitli açılardan incelenmesi lazım. Türkiye'de bir takım suçlarda patlamalar nasıl oluyor diye, öfke nereden geliyor diye. Bana sorarsanız bunun müzikle bile bağlantısını kurmak lazım. Yani eskiden bir takım müzik parçalarında işte ben suii kağıthaneden bahsederlerdi. Şöyle buydu derken, şimdi asabiyim falan diye başlayan bir takım şeyler çıktı. Sonra bir müzik var ki, vurduk-kırdılı gibi filmlerden, dizilerden hepsinin bir türlü olarak sosyal toplum nereye gidiyor diyebilmek lazım. Manevi yönden nedir demek lazım? Çocuklarımız doğru yetişiyor mu? Nasıl oluyor da bol miktarda uyuşturucu taciri liselerin önünde, ilköğretim okullarının önünde yer alabiliyor diye bakmak lazım.

Biz millet olarak nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Hangi aşamadayız? Eskiye göre ne kadar iyiyiz? Ne yönlerden iyiyiz? Ne yönlerden daha gelişmeye muhtacız? Bunları irdelemek lazım. Hukuk alanından söyleyeyim; 1453 yılında İstanbul'u fetheden, patrikhaneye dokunmayan, hiç kimsenin burnunu kanatmayan, Polonya'dan kaçanlara Polonezköy'ü kurduran, efendim, daha öncesinde engizisyondan kaçanlara Selanik'te yurt gösteren, bizim gençliğimizdeki Selçuk Kaskan'ın skeçleri vardır radyoda, “Arap Bacı” diye konaklarda, evlerde ailenin bir parçası sayılan zencilerle beraber yaşayan, zenci-beyaz kavgası yaşamayan, hiç kimsenin din, dil, ırk, renk ayrımı yapmayan, dünyaya örnek olan, “Balkanlarda ben Kardinal Serpuşu görmektense Osmanlı'nın sarığını tercih ederim” dedirten, hiç kimseye zorla dayatmayla bir şey yaptırmayan bir milletiz. Ama şimdi nelerle uğraşıyoruz? Ne sorunlarla uğraşıyoruz?

İnsan hakları yönünden biz ancak başka milletleri sınava tabi tutmalıyız, teftiş etmeliyiz, değerlendirmeliyiz. Biz Adriyatik’e kadar gittik. Ve kimler Müslüman oldu? Adriyatik’in kenarındaki Arnavutlarla, onların yanı başındaki Boşnaklar. Peki, zorla Müslüman yapmış olsaydı Osmanlı, Avrupa'daki milletleri, önce Bulgar milletinin Müslüman olması lazımdı, milletçe. Rumların Müslüman olması lazımdı, Hırvatların Müslüman olması lazımdı, Sırpların Müslüman olması lazımdı, Macarların, Romenlerin Müslüman olması lazımdı. Millet olarak, toplulukla Müslüman olanlar, Adriyatik kıyısındakiler oldu. Bizim Edirne'nin yanı başındakiler değil. Demek ki haklara saygılıydık. Adalet vardı. Yani “Berlin'de hakimler var” sözünden evvel İstanbul'da hakimler vardı. Padişah'la bir gayrimüslim el pençe divan durabiliyordu Kadı’nın huzurunda. Bursa'da bir cami yıktırılıyordu. Satmıyordu yerini bir gayrimüslim diye başka yere yapılıyordu.

Yani hukuk anlayışımız ne oldu? Toplumdaki anlayış ne oldu? Eskiden Ahi Teşkilatlarıyla görev yapılırdı. Toplum, esnaf, orta tabaka meslek kurallarıyla yürürdü. Yanlaşma vardı. Şimdi toplum ne hale geldi? Ben şaşırıyorum. Bazen Türkiye'de komşusunu, aynı piyasada çalıştığı meslektaşlarını dolandırıp kaçanlara büyük beyin diye düzeleme yapılabiliyor. Yani değişim var. İyiye doğru değişim var, kötüye doğru değişim var. Ama hukuku bir bütün olarak ele almak lazım. Çocukları, insan haklarını saygılı yetiştirmek lazım. Mesuliyet duygusu aşılamak lazım. Hakların, hürriyetlerin başkasının hürriyetlerinin olduğu yerde bittiğinin şuuruna vardırmak lazım. Bir makam ve mevkie gelmenin de istediği gibi kılıç-pala savurmak değil, hizmet için gelin diye duygu sunulması lazım. Ama maalesef bir siyasi görüş ayrılığı filan derken iyi yoldaki bazı teşebbüsler, öneriler köstekleniyor, engelleniyor.

Türkiye uzun yıllar uzun iş kanunları yazmak durumunda kaldı. Yani ne grevdir ne grev değildir diye. Yani kanunsuz iş bırakmanın grev olmadığı, direniş olduğu filan gibi ilginç yorumlar yapıldı. Yapılabildi üniversite mezunu insanlar tarafından. Yani hukuk kafası yerleşmeyince olmaz.

Benim bir önerim; orta öğretimde gereği gibi bir temel hukuk bilgisi verilmesidir. Bugün bazı mevki sahibi insanlar, iyi tahsil görmüş insanlar, kanun tüzük yönetmelik diye sayacağı zaman yönetmelik yerine yönetmenlik diyor ki, yönetmenlik bildiğim kadarıyla rejisörlüktür. Yani daha hukukun kaynağını bilmiyorlarsa, tüzük mü üste, yönetmelik mi üste, hangisi sıralamada nerede yer alıyor diye bilmeyen insanlarca nasıl işlem yapacaksınız? Kanunların doğru olması lazım. Kanunların vatandaş tarafından anlaşılabilir olması lazım. Kanun sayısının azaltılması lazım. Eski deyimle kanunname, batılıların diliyle code olması lazım. Bir tane ticaret kanunu olacak. Sermaye fiyatı kanunu şu kanun bu kanun olmayacak. Bir tane ceza kanunu olacak. Terörle mücadele kanunu şu kanun bu kanun olmayacak. Bir tane spor kanunu olacak. Bir tane sosyal güvenlik kanunu olacak. Kanun değişiklikleri ona göre yapılacak. Ceza kanunu da dördüncü değişiklik kanunu.

Oysa nasıl kanun çıkartılıyor? Bazı kanunlar ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına ve bazı maddeler eklenmesine dair kanun. Torba kanunu diyorlar. Benim bildiğim Batı ülkelerinde kanun hangi alanda yapılıyor isminden o anlaşılmalı. Çeşitli alanlardan kanunları okumak durumunda kalmamalısınız. Ben bunu derslerde şu çarpıcı örneğe veriyordum; Devlet Demiryolu'nda müşavir iseniz, resmi gazete gelmişse bakıp da Denizbank'la ilgili diye kenara atmayın diyordum. O kanunda sizi ilgilendiren hüküm var. Devlet Demiryolu'yla Denizbank'ın ne alakası var? Hüküm şu; Denizbank kanuna bir madde konmuş, efendim, İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla iş bulan bir vatandaşımız bulunduğu beldeden başka bir yerde işi bulmuşsa, bunu belgelemek kaydıyla devlete ait nakil vasıtalarına yüzde 50 indirime seyahat eder. Deniz banka bağlı deniz yollarına yüzde 50 indirim seyahat edecek ama devlete bağlı olduğu için devlet demir yollarına yüzde 50 indirim seyahat edecek. Böyle bir hüküm Deniz Banka'nda olursa Türkiye'de daha hukukun ne olduğunu anlamakta güçlük çekilir.

O yüzden hukukun sadeleştirmesi, derli-toplu hale gelmesi, uyumlu hale gelmesi, hukukçuların iyi yetiştirmesi, toplumun genel hukuk bilgisinin yaygınlaşması, orta öğretime verilmesi ve maddenin lafzî tertibini, ifadesini bilmese bile neyin doğru, neyin yanlış olduğunun doğru bir şekilde çocuklarda daha aile içinde anlatılması, okulda anlatılması, meslektaşların kendi içinde teşkilatlarının doğru yürütülmesi lazım. Oysa bölünmüşlük var, yanlışı doğru diye sanmak, ifade etmek var. Milli geleneklerden uzaklaşmak var, meslek kurallarından sapma var. Yani bir bütün olarak yaşantının, toplumun teşkilatlanmasının olması gereken hukuka göre olması, gerçekleşmesi beklentisi var.

Adalet Bakanlığı çok tedbirler almaya çalışıyor. Hakim-savcılar eğitiliyor. Avrupa Birliği müktesebatına göre kurslardan geçiriliyor. Yabancı dil için gayret ediliyor. Yurt dışına gönderiliyor. Hakimlerin terfilerinde İnsan Hakları Mahkemesi'nden kararların bozulup bozulmaması gibi hususlarda rol oynayacak diye hükümler konuluyor. Tedbirler alınıyor. Fakat sadece hukuk alanındaki tedbirler toplumu düzenlemekte yeterli değil. Hukuku gerçi “toplumu düzenleyen devlet gücüyle güçlendiğimiz kuralların bütünü” diye tarif ediyoruz ama yani o kuralların olması başka şey, o kuralların gereği gibi uygulanması başka şey, o kuralların uygulanmasına destek verilmesi başka şey. Bir kişi yakalanıyor, sonradan işte o gangster Necdet gibi bir müddet sonra vah zavallı denmeye başlanıyor yani uzun tutukluluk süresiyle. Halbuki anında ceza verilmeli. Geciken adalet, adalet değildir diye söylüyoruz ama ne kadar yapıyoruz?

Bu yüzden bir kere bu konunun partiler üstü, milli bir mesele olarak toplumun geleceğini belirleyecek bir mesele olarak değerlendirmesi lazım. Bu noktada da maalesef Adalet Bakanlığı, hükümet tasarı hazırlar diye beklememek lazım. Her muhalefet partisi kendi seçeneğini, taslağını ortaya koymalı. Oysa, mesela bu üçüncü paket görüşülürken medya yansıyan görüntüler, meclisteki katibin elinden kağıdı çekmek, sıra kapağı vurmak, kürsüye yürümek.. Bunlar belki sinir anında olabilir, gerilimdir falan ama bundan evvel sakin haldeyken hangi partilerin bu konulardaki çözüm için ortaya koyduğu alternatif, kendi görüşü taslağı nerede? Bu konularda Sivil Toplum Kuruluşlarına, Barolara, üniversitelere, siyasi partilere görev düşüyor.

Anayasadan yaklaştık konuya. Bir kere onu söyleyeyim; Kaç üniversitenin anayasa tasarısı hazır? Kaç partili anayasa tasarısı hazır? Yani bizim partimiz böyle bir anayasa istiyor. Madde 1, madde 2, madde 3, madde 5 neyse. Kaçı hazır? Bir şey inşaAllah olacak.

ALTUĞ BERKER: Hukukun tabii güzel pozitif teklifleriniz ve ilerlemesi için güzel düşünceleriniz var. O pozitifler yapılırken bir de negatiflerden de arındırmak da buna elbette fayda verecektir diye düşünüyorum. Çünkü, siz daha iyi biliyorsunuz, Türkiye'nin siyasi sosyal hayatında hukuk çoğu zaman siyaseten veyahut darbe yönetimlerinde veyahut ideolojik şeylerde biraz vesayet altında kalmış ve istenildiği gibi uygulama yönüne sevk edilmiş bir kavram. Dolayısıyla uygulamada, pratikte insanların mağduriyetine yol açan, hak ve adaletin uygulanmasında mağduriyetlere yol açan uygulamalar geldi bugüne kadar. Yani hukuku da vesayet altından çıkarmak ve yargıçlarımızı da hem karar verirken, ideolojik veyahut hayat görüşü, ne bileyim, basın etkisi gibi psikolojik, sosyal sebeplerden arındırmak, güçlendirmek gerekir.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Aynen katılıyorum. Bir kere benim bir akrabam psikiyatrist. Bir randevu veriyor yarım saat, yarım saat boş tutuyor. Bir randevu veriyor, yarım saat boş tutuyor. Dolayısıyla eve çok geç gidiyor gece. Niye dedim üç dört hasta için yarımşar saatten peş peşe değil de yarım saat boşluklarla randevu veriyorsun? Benim kendim yetiştirmem lazım dedi. Sadece doldur-boşalt, o hasta gitti bu hastayı dinliyor, o gitti bunu dinleyeyim diye olmaz dedi.

Şimdi yargıçlarımızın, savcılarımızın, polislerimizin hakikaten hizmet aşkıyla görev yapabilir durumu olması lazım. Ama iş yükü o kadar çoğalmışsa, bir hekim diye düşünün, günde şu kadar hastaya bakmak durumundasınız, iki dakikada bir hasta çıkaracaksanız, duruşmayı dört dakikada bir bitirecekseniz her şey kayar, her şey şaşar. O yüzden ben öncelikle iyi yetişmiş olmaları lazım. Hizmet eğitiminin çok iyi yapılmış olması lazım. Toplumda baskıların, onlara yönelen yersiz baskın olmaması lazım. Toplumun bir tek baskısı olması lazım. Adalete tecelli ettir şeklinde olması lazım. Hak neyse ortaya çıksın diye olması lazım. Ama buna göre de görev yapmaları lazım. Nitelikli elemanlar kazanmak lazım. Cazip meslek haline getirmek lazım.

Oysa ben bugün bir makale hazırlıyordum, baktım son memur maaşlarına. Baş komiserle polis memuru arasındaki fark iki üç yüz lira. Yani birisi yıllar sonra bir mevkie geliyor, o mevkie geldiğinde aldığı ücret fevkalade düşük. Rahat görev yapmaları lazım. İngiltere için denir ki, açık çek verilir belli ki sınıfa yükselmiş hakimlere. Bugüne kadar hiç kimseye suiistimal ettiği görülmemiştir. Kraliyet tiyatrosu gider onun şehrinde temsil verir diye. Yani değer vermemiz lazım. Ve toplumdan değerli insanların bu mesleklere girmesini sağlamak lazım. Ne bileyim, bir avukat çok para kazanıyor da bir savcı-hakim o kazancın kaçta kaçını ancak maaşlı alabiliyorsa bu olmuyor. Elbette bazı mesleklerde daha ileri geçme olabilir, daha fazla kazanç olabilir. Ama geneli karşılaştırıldığında, ortalaması karşılaştırıldığında adalet dağıtan insanların, adalete hizmet eden mesleklerde olanların çok iyi durumda olması lazım. Olaylar onun için birbirine bağlı dedim.

Devlet memuruna koruma var. Devlet memuru koruma yaparsınız. Ne gerekçeyle? İşte sık sık dava tehdidi, ceza tehdidi altında bırakılmasın diye. Doğru. Hekimler için de aynı şey. Bu tehditle çalışılmasın diye. Ama devlet memurlarını korursunuz, bir kaymakamı korursunuz, bir emniyet müdürü korursunuz. Bir yere kadar devlet erkini kullanıyorsa, kamu erkini kullanıyorsa. Ameliyat yapan doktorla öbür ameliyat yapan doktorası hiçbir fark yokken, birisi devlet hastanesi, birisi özel hastanedir diye fark neyin nesi? O zaman korunan devlet memuru değil. Aynı meslekte gitsinler, ayrıma iş varıyor. Bu korumanın da şekli şemaili olur. Keyifli olarak izin veriyorum, vermiyorum şeklinde değil. Hepsi birbirine bir bütün.

Bizim hukuka bakışımız doğru olmalı, hukuktan beklentimiz doğru olmalı. Toplum o beklenti ortaya koyabilmeli. Şimdi ara buluculuk konusunu ben destekliyorum. Her bir mesele hakimlerin önüne gitmemeli. Madem hakim sayımız az, savcı sayımız az, bari hukuki ihtilafları kendi aralarında hakemle çözebileceklerse, kendilerine sulh sağlayabilecek bir mekanizma olabilecekse, onları mahkemelerden uzakta tutalım da iş yükü azalsın, ona göre yürüsün.

Başka bir şey işaret etmek istiyorum. Bir tarihte idari yargıda sadece Danıştay vardı. Bölgede ara mahkemesi yoktu, idare mahkemesi yoktu her ilde. Gün geldi, çoktan ilde mahkemeye başvuruyorsunuz, bölge mahkemesi var ve Danıştay var. İstinaf, kanunu çıksa uygulanmıyor. Yani idari yargı tek Danıştay’dayken üçlü hale geldi, vergi mahkemeleri kuruldu. Ama adli yargıda başka sorun.

Başka sorun daha var. Şimdi yargının bölünmüşlüğü var. Anayasaya göre yasamanın başında meclis başkanı var. Yürütmenin başında başbakan var. Cumhurbaşkanı devletin başı. Peki, yargının başı kim? Yargıya gelince anayasa mahkemesi var. Yargıtay var. Askeri Yargıtay var. Danıştay var. Askeri Daire Mahkemesi var. Sayıştay var. Sayıştay'ı da nereye koyarsınız? Yüksek Hakimiyet Savcılığı Kurulu var. Niye bu bölünmüşlük? Bu bölünmüşlük sadece kim başkandır sorusu cevabını bulamamaktan başka bir sonuç doğurmuyor değil, önemli sonuçları var. Askerlik ve Yüksek İdare Mahkemesi yaralanmalar için bir ölçüt geliştiriyor. Ben bazı toplantılara, bilimsel toplantılarda beraber olduğum için biliyorum. İşte parmağı koparsa şu kadar, iki parmak bu kadar, gözü çıkarsa şu kadar diye bir hareket noktası yakalamaya çalışıyor. Son dolayı da onun üzerine değerlendiriyor.

Peki, şimdi soruyorum; Yargıtay'da Aile mahkemelerinden gelen davalara bakanla, tapu meselelerine bakanla, arazi itiraflarına bakanla, ağır cezadan gelenlere bakanlar bir araya gelebiliyorlar. Hukuk Gelen Kurulu, Ceza Gelen Kurulu, İş Sağlığı Birleşim Büyük Gelen Kurulu olabiliyorlar. Trafikte, iş kazasındaki cismani zararla Askeri İdare Mahkemesi'nde iki cismani zararı karar verenler bir araya gelemiyorlar. Niye? Müessese ayrılığından.

Benim önerim, bir yüksek mahkeme kuralım. Genel Anayasa Mahkemesi başkanı olsun, hepsi olsun. Hatta yüksek mahkeme başkanlığını sıra sıra yapsınlar. Ama bir araya gelmesi gerekenler bir araya gelebilsin. Uygulama birliği sağlansın. Temyiz mahkemelerden beklenen nedir? Yüksek mahkemelerden beklenen nedir? Ülke çapında uygulama birliğini sağlamak ve ihtilaflı konularda bir içtihadı birleştirerek tek düze uygulamayı sağlamak. Peki, nasıl yapacaklar? Birisi apayrı bir mahkeme, ayrı bir teşkilat, birisi apayrı bir mahkeme. Yani bu gibi suni bölünmeler var, yapısal olarak.

Başka bir çarpıcı örnek; Yargıtay Başsavcısı diyorsunuz, Anayasa Mahkemesi kapatma davasında görev yapıyor. Allah rızası için. Bu Yargıtay Başsavcısı gitsin Yargıtay'da görev yapsın. Hayır, bu eskiden kalma bir alışkanlık. Öyle ismini koymuşlar ama bu Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı. İşte mahkemeleri böldüğünüz zaman bu gariplikler de çıkıyor. Anayasa Mahkemesi'nde Yüce Divan görevi, Yargıtay'ın yapması gereken, Yargıtay'da ceza hukuku, Ağır Ceza Mahkemelerinin reisleri gelmiş, Yargıtay üyesi olmuş, bu daire başkanı olmuş, yılların da tecrübeli elemanları varken, vergi mahkemelerinden gelmiş, Danıştay’dan gelmiş insanlarla, öğretim üyeliğinden gelmiş insanlarla, Anayasa Mahkemesi'nde barolarından gelmiş insanlarla ceza davası yürütüyorsunuz. Tamam barodan gelmiş ama acaba belki de hiçbir ceza davası avukatlığı yapmamış. Yani değişik faktörlerle anayasa, anayasa niteliğinde değil. Olması gereken düzeyde değil. Bu tabii hukuku da etkiliyor.

ALTUĞ BERKER: Peki yüksek yargı dedi Hocamız, yüksek yargıda durum nasıl?

CEYHUN GÖKDOĞAN: Yüksek yargıda tabii biz önceki dönemde biraz bir karmaşa söz konusuydu. Şimdi çünkü çok fazla dosya geliyordu yüksek yargıya. Senelik 1 milyon, 1 milyonun üzerinde dosya geliyordu ve bunda inceleme süreçleri çok uzun vakit alıyordu. Şimdi bunun önüne geçmek için hakim sayısını arttırdılar, savcı sayısını arttırdılar. Sayın Hocam da çok iyi bilir. Kısmi bir ilerleme oldu ama şimdi bu da dosyaların incelenip incelenmediği sorununu beraberine getirdi. Hocam biraz önce dikkat çekti zaten konuya. Şimdi bu çok önemli. Temyiz son merci artık. Yani Danıştay olsun, Yargıtay olsun dosyalar için son mercidir. Orada yapılan herhangi bir hatanın bir telafisi çok zor bir hale geliyor. Dolayısıyla bir yerden hızlandıralım derken adil yargılanmayı tamamen bitirecek bir hareket içerisine girilmemesi gerekiyor. Biz daha önce de söylemiştik bunu. Yani yargının hızlanması doğru bir şey ama adil yargılanma hakkı da bununla at başı gitmeli.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Aynen katılıyorum. Hızlanmak başka şey, şaşırmak başka şey. Hızdan dolayı düşürmek, dökmek, kırmak başka şey. Şimdi biraz evvel de söyledim ki, uygulama birini sağlayacak. İnsanın gönlü istiyor ki, hapishane olsun cezaevleri ama içinde insan olmasın. Hastane olsun, kimse ameliyat olmak durumda kalmasın. Koruyucu hekimlik çok iyi olsun. İşte ihtilaf olmasın, kimse kimseyle mahkemelik olmasın. Alacak-verecek meselelerini kendiliğinden güzelce halletsinler. Yani hukukta da işte koruyucu hekimlik gibi ihtilaf çıkmayacak şekilde anlaşma yapılmasını, hukukçulara danışılarak anlaşma yapılmasını, böyle yapılırsa ne olur, şöyle yapılırsa ne olur aydınlatılarak anlaşma yapılmasını istiyorum. Sonunda hiç gereksiz niza olmasın, ihtilaf olmasın diye.

Şimdi hakimlerimiz de olmalı, ağır ceza mahkemelerimiz olmalı ama tek ağır cezalık bir suç olmamalı. Peki, o hakimler ne yapacak? O hakimler yapılacak kanun yönünden, başka ülkeler uygulaması yönünden bir fikir ortaya atabilecekler, tek tük gelen davalara bakacaklar. Ve o zaman geniş bir zamana sahip olarak ilgilenecekler. Yoksa mahkemeler birkaç dakikada bir insan çıkartıyorken veya davaları bilmem kaç ay sonrasına erteliyorken olmuyor. Artık bu iletişim çağında tezkere yazılacak da o tezkerenin müzekkerenin cevabı gelecek de öbür taraftan bilgi sorulacak da aylar falan almıyor. Online girildiği zaman sistemden de bulunabilen şeyler çoğaldı. Hızlandırılması lazım. Fakat değerlendirmeye, tetkike vakit ayrılması lazım. Şimdi sadece tetkik hakimleri sayısı da arttırıldı. Yeni daireler kuruldu. Çoktan yapılması gereken işlerdi bunlar.

CEYHUN GÖKDOĞAN: Orada bir nüans var Hocam biliyorsunuzdur belki. Bakırköy Asli Hukuk Mahkemesi'ndeki hakimleri Yargıtay'a tetkik hakimi olarak gönderdiler. Bu arada da Asli Hukuk Mahkemesi'nde hakim kalmadı yani.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Şimdi hakimlerin bulunması da yeterli değil. Ben Marmara hukuk dekanıydım, iş güvencesi diye bir toplantı yaptık. İki tane de Alman meslektaşımızı çağırdık. Onlardan biri dedi ki: “İşe iade Almanya'da 107 oranlardır” dedi. Biz şaşırdık kaldık. Çünkü biz kanuna bakınca herkesin haksız çıkarılmış işe iade edildiğini ve geldiğini zannediyorduk. Bir ikincisi de şunu söyledi dedi ki: “Sizin bu işe iade konusuna ister bir komite, ister bir kurul, ister ihtisas mahkemesi, herhangi merci bakacak ise, orada bu işleri 15 yıldır, 17 yıldır, 22 yıldır yapan uzmanlarınız var mı? Yoksa şu savcıyı oraya hakim tayin ettik, bu aile mahkemesinden buraya kaydırıp, bunu sulh hukuktan buraya getirip, bunu şuradan kaydırdık..” olmaz. İşte burada artık ihtisaslaşma gerekiyor. Hakim sayısının arttırılması gerekiyor. Aynı işi yaparak uzmanlaşması gerekiyor. Hizmet içi eğitim gerekiyor. Hizmet içi eğitim tekrar bir sınıf almak falan değil. Belli broşürlerle, belirli genelgelerle belli yayınlarla, yurt dışı temaslarla, ben bunu anayasa mahkemesinin fevkalade iyi yaptıkları düşünüyorum. Yurt dışıyla temaslar vasıtasıyla. Bir de kendisine başka branşlardan insanları bile teşkilatta kadrolayıp alıyorlar, aydınlanmak için, bilgi sahibi olmak için güzel toplantılar yapıyorlar. Mesela yaptıkları bir toplantı hukuk felsefesi üzerineydi. Felsefe, sosyoloji dünyanın en tanımış insanlarıydı Türkiye'den kimseler arasında.

Biraz evvel bahsettim ben 1999'da Parti İçin Demokrasi üzerine bir tebliğ sundum anayasa mahkemesinde. İlk defa konulu olarak yapmaya başlamışlardı, belli bir konuda. Yoksa o günlerde herkes işte Milli Egemenlik Haftası, şuradan, buradan, şu konudan, bu konudan bir tebliğ sunabiliyordu, kim çağrılmışsa. Hayır dediler, parti içi demokrasi konusu işlenecek. Bu yıl her katılımcı bu konuda bir tebliğ sunacak demişlerdi, bu sürüyor.

Yani böyle mahkemelerimizin iyiye gidişi var ama Türkiye'de gelişimde kabul etmek lazım. Türkiye'nin nüfusu, ben Yeşil Kart Kanunu'yla ilgilendiğim dönemde 1992'de 85 sayımına göre, 90'daki hesaba göre 58 milyondu. Şimdi 75 milyona gidiyor. O zaman 20 milyon çalışan nüfus vardı. Şimdi 24 falan ancak. Yani istihdamda imkan artmıyor. Nüfus artıyor. Nüfus artışında sosyal sorunlarda, bir takım huzursuzluklarda adli vakalar çoğalıyor. Bir takım yeni suç unsurları çıkıyor. Adli makamların, orada çalışan zatların, insanların buna göre bilgilendirilmesi, buna göre yetişmesi lazım. Oysa hukuk fakültelerinin bile ben yakın tarihe kadar tam görevi yaptığını düşünmüyorum.

Mesela iş hukuku, sosyal güvenlik yakın tarihte ayrı ayrı oldu. Uzun zaman iş hukuku, sosyal güvenlik beraber okutulunca sosyal güvenliğin kapağını kaldırmadan, iş hukukunda 70 puanlık kısmından 50'yi tutturup da geçerliyim diyen mezunlar verdik. Tıpkı öğretmenlerde 45 dakika günde hızlandırılmış öğretmenler, eğitimi hızlandırılmış öğretmenler yetiştirdiğimiz gibi boşluklar vardı. Ama şu an hukuk fakülteleri bir rekabet içindi. Sayıları arttı, alanlar çoğaldı. Dolayısıyla artık ihtisaslaşmaya ister istemez uymak durumundayız.

Ben hukuk fakültesi sayısının artmasını olumlu görüyorum. Seçimli derslerin çok sayıda okutulmasını olumlu görüyorum. Yurt dışıyla temasları olumlu görüyorum. Bir üniversiteden bir söz söyleyeceğim; Bir çalıştaydaydık, yüksek öğretim sorunlarıyla ilgili iki yıl kadar evvel. Orada bir tanınmış üniversitesinin, devlet üniversitesinin profesörü, hatta eski rektör şöyle bir şey söylemişti; Arkadaşımız diyor ki: Vallahi bu çocuklar bize rağmen iyi yetişiyorlar. En seçkin insanlar geliyor, internetten bir takım şeyler buluyor. Amerika'da 5 gün evvel yayınlanmış, Avustralya'da yakalanmış bir peppere uzanabiliyor, malzemeyi yakalayabiliyor. Zaten birbirlerine yarış içinde kendilerini yetiştirmek azmiyle geliyorlar. Bize rağmen iyi yetişiyorlar diye de espri yapılabiliyor. Hukukta da İnşaAllah gayet iyi. Bundan sonra donanımlı hukukçular yetişecek. Yabancı dilbilgisi olan çoğalacak. Eskisi gibi değil. Yabancı dil öğrenmek çok kolay. Yabancı dilin gereğini fark etmek çok kolay.

Bizim zamanımızda Radyo ile İngilizce, radyo ile Almanca programını, Hukuk asistanları 15 dakika dinleyeceğim diye eve koşardı. Radyodan 15 dakika ders alacağım diye. O zaman İstanbul'da bile çok sınırlıydı yabancı dil öğrenme imkanları. Şimdi artık o da yok.

ALTUĞ BERKER: Bu arada ülke nüfusumuzun yaş ortalaması 29 olmuş. Nüfus da artıyor, yaş da artıyor. O yüzden fazla çocuk talepleri bir anlamda o yüzden de geliyor.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Bir de bir şey ekleyeyim. Şu ara sosyal bilimlerde en fazla öğrencilerin, üniversite adaylarının rahmet ettiği branşlar hukuk ve psikoloji. Hukuk bir numara. Türkiye'de 1-2 yıldır 50-60'dan fazla hukuk üniversitesinde vakıf fakültesi olsun, hiçbir yerde bir kişi kontenjan boş değil. Bu rağbet kaliteyi de yükseltecektir diye düşünüyorum. Bu rağbet de toplumda hukuka bakışın, hukukun öneminin çok iyi olmasını bağlantılı diye düşünüyorum. İnşaAllah bir gelişme sağlayacaktır.

ALTUĞ BERKER: Evet, tabii hukukçu özellikle adalet dağıtıcı olan hakimlerin yetişmesi, tabii teknik donanım, hukuk eğitimi, hizmet içi eğitim bunlar elbette eksiksiz olarak ve her gün geliştirilerek her zaman yapılmalı ama hakikaten mecellenin de mesela takdir ettiği bir profil de vardır. Yani bir karakter, ayrı bir şey gerekiyor. Yani adalet tamam aynı zamanda cesur yani Allah vicdandan gelir adalet duygusu ve hukukun. Sonuçta Allah korkusu olacak. Vicdanı olacak. Başka hiçbir şeyden korkmayacak. Hiçbir şeyin baskısının altında kalmayacak. Karşısındakine kendi dünya görüşüyle bakmayacak. Her ne olursa olsun beğenip beğenmemesi, taraf olup olmaması değil, hukukun, adaletin gereğini yerinde yapacak. Yani bu şekilde de hakimlerimizin yetiştirirken profilini teknik bilgiyle birlikte manevi donanım, yani bunların hepsi bir arada düşünmek gerekiyor.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Doğru, işte böyle bir mekanizma maalesef elimizde yok. Yani ben hukukçu olurum, teorik olarak söylüyorum. Sonra da iki tarafta da anlaşırım, şöyle şöyle bir şey derim, o niyetle de gelsin hukuk fakültesine, biz onu dürüst müdür, değil midir, art fikir mi diye bilemiyoruz.

Çok eskiden bir örnek vereyim; Bir kamu iktisadi kuruluşuna çalışan, o zamanın parasıyla 4500 lira para alan bir zat, Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nın sınavına giriyor, memurluğu bırakıyor aday memur oluyor, 4500 lirayı bırakıyor, 1800 liraya maaşa talim ediyor. Neden? Açıklama yapıyor. Ben kendimi ya şuraya ya şuraya tayin ettirebilirsem diyor, şöyle şöyle bir bahşiş toplarım diyor. Yani kimse de orada, bu kimse nereden geliyor? Şu kitten geliyor. Oradaki maaş ne? 4500. Statüsü ne? Memur. Burada ne yapıyor? Aday memur olacak. 1800 lira. Niye 4500'ü bıraktı 1800'i geliyor demiyor.

Bir de yine bu çağrışımı yaptırdı. Bir tarihte mahalle bakanı demişti ki, milyonların karşısında 450 lira aylıklı memuru gönderiyoruz demişti. Yani insanlar nasılsa öyle idare edilir. Toplumlar nasılsa öyle idare edilir. Bizim hakka, hukuka saygılı olmamız lazım. Toplum olarak da, kişi olarak da, aile olarak da. Fakat bunun için de bir manevi bağ lazım. Eskiden bir arkadaşlık anlayışı vardı. Aynı mahalleden olmak vardı, aynı köyden olmak vardı. Bunlar daha kuvvetliydi. Şimdi bakıyorum, mesela iyi eğitimli kişilerin, sosyal ekonomik durumu iyi olan insanların bulunduğu yerlerde, otobüste hamile hanımlara, yaşlara yer verme oranı çok daha düşük. Ama eğitim düzeyi düşük, gelir düzeyi düşük olanlar da daha fazla. Şuna bağlıyorum; daha milli manevi değerlere bağlı olmak veya ben de para veriyorum, ben de bilet aldım, ben de hak sahibiyim diyerek kendini eşit görmek. Saygı, fedakarlık, biraz manevi yönden hakim olacak kişinin, savcı olacak kişinin demesi lazım ki, elbette ben avukat olsam daha fazla kazanırım. Ama benim isteğim adaletin tecellisinde çok önemli bir yerde olmak. Buradan manen kendimi tatmin etmek, saygınlığımı korumak.

Aynı şey futbol maçında hakemlik içinde öyle. Ben şahsen hakem olsam tek bir arzum olur. Beni kimse bilmesin, bir kişi çıkmış maç yönetmiş, gole gol demiş, offside offside demiş, taca tac demiş, faule faul demiş. Kimse de beni hatırlamasın. Çok güzel bir yönetti, fena değil, hakem geçsin gitsin. Ama yanlış bir iş yaptığın zaman televizyonlarda akşamleyin, bütün görüntüleriniz, isminiz, şöhret olursunuz.

İnsanların tabii bu çok ilginç bir şey. Eskiden bir farklı anlayışlar vardı. Şerefime halel gelmesin. Bana bir söz gelmesin diye. Zamanla ahlaki değerler açılmışsa ne olursan ol gel diyor ya Mevlana. Bu da başka türlü. Ne yaparsan yap bir şeyler bul, buluştur, çal, çırp filan gibi bu anlayış toplumda egemen olursa. Bileşik hatlardaki su gibiyiz.

Yani bir tarihte rüşvet vakıaları okuyordum gazetede, bir tarihte. Kültür Bakanlığından bilmem hangi şehirdeki bir tiyatrodan. Bir yerden bir müsteşar almışlar, ötekinden bilmem nereden. Yani soyutlayabilir misiniz? Hepsi üniversite mezunu insanlar, hep toplumda insanlar. O branşa, bu branşa gitmiş olması, şu meslektekiler ahlaki yönden yüksek, bu da yüksek, bu da yüksek diyemiyorsunuz. Biraz oransal olabilir. Bir de manevi yönden çok gelişmiş olmayı veya konu olarak manevi gelişmeyle alan meslekler bir yana, bunun dışında hekim olsanız, mühendis olsanız fark etmiyor. İyi bir aile terbiyesi, iyi gelenek, hep geliyoruz İstiklal Marşı'na. “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun üstüne tüten en son ocak.”

Şimdi bir ocak kavramı var değil mi? O ocak, böyle hakikaten al sancağı göklerde yüzdürecek, bunun için ölecek böyle yetişmiş olması lazım. Nasıl gidiyordu çocuklarımız? Kınalı kuzu diyoruz değil mi? Kına ile gönderiyorlar. Ya şehit olacak, ya gazi olacak diye gönderiyorlar. Ama Batılılar ne yapıyorlar? Niçin öleyim diyor. Şimdi bu manevi değerler örselenirse, o şekilde Batılılaşırsa, Batının iyi yönlerini almak lazım. Batının böyle toplum için fedakarlıktan kaçınan, kendini en önde tutan yönlerini değil, biriz, beraberiz, birlikteyiz, bugün sana, yarın bana olması gerekeni hep düşünerek gitmemiz lazım. Devlet adamlarımızın halka hizmet, hakka hizmettir anlayışlı olması lazım. Belediye başkanlarımızın ne oluyor diye bakması lazım. Sorumluların dağdaki çoban ayağına bir diken bastı, acaba benim dahlim var mı, sorumluluğum var mı diye değerlendirmesi lazım. Fakat bir takım yanlış kanaatler uyanmışsa, yanlış hedefler seçilmişse aileler çocuklarına para getirici meslekte ol da ne iş olursa olsun gibi bakıyorsa o toplumda nasıl adalet bekleyeceğiz?

Adalette çalışanlar, iceberg'in görünen kısmı, alttan destek alması lazım. Toplumun o yolda onları şey yapması lazım. Bu nasıl bir insan, nasıl kötü bir insan demiyor da büyük beyin diye değerlendiriyor. Büyük beyin dediğiniz çalmış, çırpmış, yurt dışına kaçmış bir insan. Halbuki eskiden pabucu dama atıldı derlerdi. Dışlamak lazımken bazı kimse imreniyormuş gibi söylüyor. Olmaz. Hepsi birbiri bütün.

ALTUĞ BERKER: Hocam, çok güzel söylediniz. Programımızın sonuna yaklaşıyoruz. Eğer eklemek arzu ettiğiniz şeyler var mı?

CEYHUN GÖKDOĞAN: Ben, Sayın Ahmet Hamsici'nin bu beyanatıyla ilgili birkaç husus vardı, onlara da dikkat çekmek istiyorum. Hocam zaten konuşmasında şey yaptı bu, doktor muayeneliğiyle ilgili konuya dikkat çekti zaten. Bir şeylerin özenli yapılmadığına ısrarla, genel olarak bir tabiat haline geldiğine dikkat çekti Hocam. Sağlık muayenelerinin yapılmaması da bir özensizlik açıkçası. Buna ilişkin Sağlık Bakanlığı'nın yönetmeliği var. Yani muayenelerin nasıl yapılacağına ilişkin açık bir yönetmeliği var. Ancak soruşturma süreçlerinde özellikle polisler tarafından insanlar 20-30’arlı gruplar halinde veya çokça bir gözaltı olmuşsa bu şekilde alınıp toplumca muayene yapılıp böyle tablo halinde bir rapor tanzim edilip bir savcının önüne sunuluyor. Halbuki öyle değil yani. Normal bir Sağlık Bakanlığı'nın bir raporu var, bir tablosu var. İşte sağ taraf, sol taraf, ön taraf ne oldu, oradaki bulgular nelerdir diye böyle detaylı bir tarifleri var. Şimdi bunlara riayet ediliyor olması yapılması lazım. Bunlara riayet edilmeden düzenlenen raporların hiçbir geçerliliği yok, değeri yok yani. Hem tıbben hem de adli olarak hiçbir kanıt ve geçerliliği yok. Zaten ona da dikkat çekmiş Sayın Hamsici. Ben müsaadenizle okumak istiyorum onu. Ve soruşturma sürecinde de özellikle şeye dikkat çekiyorlar. Soruşturma ile alakasız belgelerin ifşa edilmesi, kişinin kendi özel hayatına ilgilendirilen belgelerin ifşa edilmemesine çok dikkat çekmiş. Yani düşünün, 99 yılında siz gözaltına alındığınızda vardı bu olaylar. 2012 yılındayız. 13 senede hiçbir şey değişmemiş demek ki, ki Sayın Hamsici buna dikkat çekiyor ve gerçekten çok çarpıcı işaretlerle dikkat çekiyor.

“Avrupa'nın İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında özel hayat kavramının bütün unsurlarıyla tanınamayacak kadar geniş olduğu belirtilmiş. Her olayın kendi özellikleri içerisinde bu kavramın değerlendirilmesi yoluna gidilmiştir. Bununla birlikte mahkeme, cinsel hayat ve tercihler, aile hayatının kapsamı dışında kalan bazı ilişkiler, iş ve sosyal ilişkiler, fiziksel ve manevi kişilik, telefon konuşmaları, post telifleri, isim, resim, nam, şöhret, şeref, yaşam tarzı, kişisel veriler, bilgi toplanması, kişisel bilgilerin ifşası, aile hayatı, konut ve haberleşme kapsamında olan tüm olayları sözleşmenin 8. maddesini dikkate alarak özenle değerlendirmekte ve ihlal kararları verebilmektedir" diyor.

Yani diyor ki Sayın Savcılara: Böyle şeyler yapmayın diyor. Böyle şeylere izin vermeyin diyor. Kolluk makamları bunları yapmasınlar diyor. Yapılması halinde maalesef ülkemiz aleyhinde tazmin kararları olarak bize geri dönüyor diyor bunlar diyor.

“Öte yandan soruşturma sürücünde insan hakları ihlallerinin önlenmesi, delillerin zamanda ve usulüne uygun toplanması..”

Yani işkenceyle değil, yani normal gerçekten CMK'de usul kanunda belirtilen esaslara göre toplanması,

“..kişi ve kurumların mağdur edilmemesi ve en önemlisi toplumun yargıya olan güvenin tesisi ve devamı için soruşturma işlemini yürüten cumhuriyet savcılarının bu hususlarda azami ölçüde hassas davranması gerekmektedir” diyor.

Eğer bunları yapmazsak yargıya güveni sağlayamayız diyor. Yargıya güveni sağlanmanın en önemli yolu bu tür olaylara dikkat etmektedir. Yoksa biz bunu sağlayamayız diyor.

ALTUĞ BERKER: Evet gayet önemli. Sizin son eklemek istediğiniz bir şey varsa Hocam. Programı kapatmak istiyorum.

PROF. DR. FEHİM ÜÇIŞIK: Efendim, inşaAllah bir kere toplumun talebiyle yeni bir anayasa yapılır, hukuk elden geçer, birbirine uyumlu az sayıda kanunlar toparlanır. Öyle tebliğlerle falan 2-3 günde bir değişiklikler olmaması gerekir. Bölünüp börçülüp de birbirine uyumsuz maddelerin ortaya çıkmaması gerekir. Elemanların iyi seçilmesi, iyi yetiştirmesi, iyi desteklenmesi gerekir. Biraz evvel söylediniz ki, yani kırkar tane şarkıcı gruplar geliyorsa doktora, doktor da bir taneyse onu kısa bir zamanda sonuca götürmesi gerekiyorsa nasıl olacak bu iş? Ama benim dediğim gibi, doktor orada bir şüpheli gelecek de veya bir gözaltı alınan insan gelecek de muayene edeceğim diye boş beklemeli. Ağır ceza mahkemesi boş beklemeli. Ceza evlerinde in cin top oynamalı. Bunu istiyor fakat yeni cezaevleri yapılması ihtiyacı var ve efendim suçluların bir an evvel cezalarını çekmiş sayılarak göndermesi ihtiyacı var. Tutuklu gönderilmesin aman diye bir ihtiyaç var. Yani bütünüyle hukuki hayatımıza, hukuk hayatımıza her alandan bakmak, ona göre hareket etmek lazım.

Bizim anayasamızın bir takım rezervlerle, bir şeylerle, kayıtlamalarla bir şeyler yapmadan gerçekten bir kere insan haklarını dosdoğru kabul etmesi lazım. İnsan haklarını aktarırken aktarmamaya, farklı aktarmaya yelteniyorsanız öyle bir zihniyet varsa ve bu iradeye anayasayı hazırlayacaksa, devlete yük şekillendirecekse vay halimize. İnşaAllah bu defa her şey olması gereken gibi olur.

ALTUĞ BERKER: İnşaAllah 2023 Türkiye'sinde bu güzel temennileriniz yaşanmaya başlayacak İnşaAllah Hocam. Öyle düşünüyoruz. Çok teşekkür ederiz katkılarınızdan dolayı efendim. Adil Yargı programımızın bugün sonuna geldik. Haftaya tekrar buluşmak ümidiyle. Hoşça kalın efendim.


 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500