ADİL YARGI -26-
Avukat Altın Mimir katılımıyla Adil Yargı - 26 -
ALTUĞ BERKER: A9 ekranlarından merhabalar sayın izleyicilerimiz. Avukat Ceyhun Gökdoğan'la birlikte yaptığımız Adil Yargı programımızda, bugünkü konuğumuz sayın Avukat Altın Mimir. Efendim hoş geldiniz.
AV. ALTIN MİMİR: Hoş bulduk.
ALTUĞ BERKER: Evet. Önce şunu merak ediyorum samimi olarak. Yani her hukukçudan farklı bir seyriniz var. Yani hayatınızda hukuka karşı merakınızdan mı, nasıl başka bir meslekten hukukçuluğa geçtiniz, buna nasıl azmettiniz, hukuka olan ilginiz nasıl oluştu? Ondan biraz bahsedebilir misiniz?
AV. ALTIN MİMİR: Aslında çocukluğumdan beri, daha ilkokula başlamadan önce ben Tuncelili'yim. Tunceli'nin Ovacık ilçesi, küçücük bir kasabadır. Ve bütün doğuya hakim olan feodal düzen orada da tabii ki söz konusu. Kadın hep ikinci planda. kadının adı yoktur’u çok net olarak oralarda görüyorsunuz.
Tunceli'de okul yazar oranının çok yüksek olmasına rağmen kadınların okula gidiyor fakat ilköğretimden sonra devamı söz konusu olmuyor çünkü erken yaşta evlilikler, erkek çocuk sahibi olamayan kadınların evliliklerini devam etme ihtimalleri dahi söz konusu değil. Böyle bir ortamda benim annemin de sekiz tane kız çocuğu var. Ben o kız çocukların en büyüğüyüm. Annemi hep şey olarak hatırlıyorum. İşte kocasını elinde tutabilmek amacıyla. Çünkü sürekli her doğan kızdan sonra yine eş adayları babama sunuluyor. Sana bu erkek çocuk doğuracak, bu doğuracak diye. Ne yazık ki erkek çocuğunun doğuş sebebinin erkekten kaynaklı olduğunu bilmiyorlarmış. O x, x, x, y kromozomunu.
Dolayısıyla annem hep böyle düşük tehditleri sebebiyle de yatalak bir vaziyetteydi. Annemi hiç yaşamadım ve annemin o haline o kadar çok üzülüyordum ki tam o sırada Ovacık’a ilk kadın savcı atandı. Onu gördüğüm anda, o şimdilerde secret denen hani hayal etmek, arzu etmek, çok istemek, o duyguyu daha beş yaşlarında onu görünce o döpiyesli haliyle son derece vakur, kendinden emin ve etrafındaki insanlara adalet dağıtmak amacıyla oraya gelmiş, bir takım şeyleri değiştirecek, dönüştürecek bir insan ve bir kadın olarak bunu yapıyor.
Ve ilkokula başladım. Öğretmenimiz soruyor hepimize, büyüyünce ne olacaksın, okul bitince ne olacaksın? Standart meslekler, öğretmen, hemşire, doktor. Ben savcı olacağım dedim. Peki, savcı ne iş yapar? Bilmiyorum ama ben savcı olacağım. Çünkü gözümde Nur Hayat Hanım ismiyle duruyor ve yıllar sonra şu anda Bakırköy'de avukatlık yapıyor Nur Hayat Hanım. İdolüm yani başlangıç sebebim o.
Kadınların erkeklerle yan yana yürüyebileceklerini göstermek adına, kadınların ikinci sınıf muamelesini ortadan kaldırmak adına, onların da aynı haklara, çünkü yeryüzüne gelirken kadın ya da erkek hepimiz aynı yerden geliyoruz ve hepimiz birbirimizi o döngüyü tamamlamak amacıyla varız. İlk çıkış noktam burası ve o zamandan ben hukuka gideceğim, bu eşitsizliklere, bu adaletsizliklere karşı duracağım dedim. Doğal olarak bizim oralardan çıkıp direkt hukuk fakültesine gitmek de mümkün ama ekonomik koşullar, babam bir devlet memuru, annem çocuk doğurmakla meşgul, büyük ağır işçi. Ve sınavlara girdik işte o zamanlar ortaokuldan sonra sağlık meslek liseleri, öğretmen liseleri falan vardı. Sağlık meslek lisesini kazandım Çorum'a gittim. Çorum'da okurken, oraya giderken dahi amacım, o zamanlar duymuştum bir yerlerden. Hani hem mesleğimi icra edip, para kazanıp hayatımı idame edeceğim. Aynı zamanda hukuk fakültesini okuyacağım, ideallerime ulaşacağımla gitmiştim. Giderken de hedefim buydu.
İlk dersimizi hiç unutmuyorum. Edebiyat Hocamız geldi ve dedi ki, çok önemli değil çocuklar, siz zaten hemşire olacaksınız dedi. Bu arada hemşirelik dünyanın en kutsal mesleklerinden biri. Benim için çok çok önemli ve o da hep böyle insan hayatına dokunan mesleklerin devamı avukatlık, hemşirelik, doktorluk. Sakın yanlış anlaşılmasın onu söylerken, hemşirelik de çok çok kutsal ve önemli ama benim kafamda oradan devam etmek olduğu için çok üzülmüştüm. Sizde dedi, hiç önemli değil sadece meslek derslerini öğrenin yeter. İşte edebiyat dersinde, matematik dersinde öylesine geçecek. Nasıl o içten gelen? Bence çünkü hukukun içerisinde içten gelen bir başkaldırı var. Bir adaletsizliğe, etrafta var olana karşı herkesten daha geniş bir çerçeveyle, geniş bir algıyla bakmak var. Ve bence bir takım şeyler doğuştan gelen şeyler. Herkesin kaderiyle beraber herhalde gelirken de bir takım iç güdülerinin yüksek olduğu alanlar olduğunu düşünüyorum. O zaman da çok büyük tepki göstermiştim. Olur mu öyle şey? Biz sadece hemşire olabiliriz ya da doktor olabiliriz. Mesela şu anda avukat olabilirim. Ama dünya sadece bir şeyden ibaret değil. Bizim okullarımızda aynı zamanda her şeye dair algılarımızın genişlemesine ihtiyaç var diye çok büyük tepki göstermiştim. Tabii bu kadar güzel bir şekilde anlatmamıştım kim bilir. Belki bağırdım çağırdım o sıra.
Ve işte sağlık mesleksizliğine mezun olduğum yıl İstanbul Hukuk Fakültesini kazandım. Süreç hızlı bir şekilde başladı. İşte geceleri Beyoğlu Devlet Hastanesi'nde hemşirelik mesleğini icra ettim. Çok güzel günlerdi, çok güzel dostluklarım, arkadaşlıklarım vardı. Ve bütün bizimle beraber çalışan hemşire arkadaşlarım, doktor arkadaşlarım hep böyle özveriyle bize biraz üzülürlerdi, biraz gıptayla bakarlardı ama hep destek olurlardı. Hani iş varken bile şey, ben onu yaparım, sen sınavını hazırlan falan gibi.
İşte okulu bitirdim. Bitirdiğim yıl ceza hukuku üzerine kamu hukuku alanında yüksek lisans kazandım. Hemşirelikten ayrıldım. Ve staj ve arkasından dün itibariyle 17 yılımı tamamladım meslekte.
ALTUĞ BERKER: Maşallah bravo yani. Evet, gayet azimli, istekli, arzulu yani mesleğinize, hukukçuluğa o derece saygın bir şekilde yaklaşıp ve onu da azimle bir mücadele sonucunda hukukçu olmanın değeri daha fazla.
Elbette şimdi yargının çok konuları var. Nüfusu fazla toplumlarda ve özellikle sorunu fazla toplumlarda doğal olarak hukuk ağır iş yapıyor. Hem kemmiyet hem keyfiyet, nicelik nitelik açısından da. Ama toplumsal sorunların da bir kısmı doğal olarak insan faktörü olduğundan yargıya da yansıyor. Yargıçlar da veya hukukla ilgilenen insanlar da, adalet dağıtan insanlar da insan sonuçta. Toplumsal sorunların bir kısmı oraya da yansıdığından bu sefer yargının içinde de sorunlar başlıyor. Siz tabii bir avukat olarak yani özellikle ceza alanında ve diğer alanlarda da bununla sık karşılaşıyorsunuz. Bizim acil ihtiyaçlarımız nelerdir?
CEYHUN GÖKDOĞAN: Öncelikle herhalde hakim ve savcı sayısının bir an evvel arttırılması gerekiyor. Böyle bir dosya fazlalığının olduğu bir ortamda bu kadar az sayıda bir hakim-savcı sayısıyla bu işi sürdürmek kabili mümkün değil hiçbir şekilde. Yani bunun acil olarak el atılması ve bu sayının arttırılması gerekiyor. Arttırma derken, bu düz bir arttırmadan bahsetmiyorum. Ben sayısal bir arttırmadan bahsetmiyorum. Sizin de bahsettiğiniz gibi hem de nitelik olarak üstün vasıflara sahip, hukuk mahkemesi çok kuvvetli, hakim ve savcılarımızın olması gerekiyor ki hukuk standartlarımız Avrupa Birliği kalitesine ulaşsın. Bildiğiniz üzere hepimiz biliyoruz bunu. Şu anda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde en çok mahkumiyet alan ülke biziz. Bunun nedeni işte bizim genel yargımız, yargı, adalet sistemimizdeki bozukluklar. Bunların temelinde de hakim ve savcı sayımızın azlığı, yapılan işlerin uzun sürmesi, bazı şeylerin gözden kaçırılması, bilerek göze ardı edilmesi gibi sorunlar geliyor. Tabii ben burada hakim ve savcılarımızın tümünü kastetmiyorum. İşini çok iyi yapan, çok mükemmel nitelikte yapan hakim ve savcılarımız var. Biz onlara zaten saygı duyuyoruz. Ama netice itibariyle ortada da bir gerçek var ve hakim ve savcılarımızın bizzat kendilerinin hatta adalet mekanizmasının en üstündeki, daha geçen gün Sayın Yargıtay Başkanımız açıkladı. Onun açıkladığı bir gerçek bu. Bu gerçeği de hiçbir şekilde biz inkar edemeyiz. Yani bir dosyanın 7 sene, 8 sene, 9 sene, 10 sene sürdüğü bir ortamda biz adil bir yargılamanın gerçekleştiğini düşünemeyiz. Bunu tasavvur edemeyiz hiçbir şekilde.
İstenen ve beklenen şudur; Adalet sisteminde hızlı, etkin ve adil bir yargılamanın olmasıdır. Maalesef ülkemizde bu gerçekleşmiyor. Hızlı, etkin, adil yargılama yapacağım diye de dosyaları incelememe gibi bir durumda söz konusu olmamalı. Şimdi biz bir iş yükünden bahsediyoruz ama neticede bu işi yapanlar bizler de, hakimlerimiz de, savcılarımız da neticede adaletin tecellisine yardımcı olmak için buradayız. Biz savunma yaparken veya davacı pozisyonundayken de hakim ve savcılarımız da karar mekanizmasındayken de hepimiz adaletin tecellisi için oradayız. Adaletin tecellisi içinde o dosyaların kelimesi itibariyle didik didik edilmesi gerekiyor. Normal kendi hayat hikayesini anlatır gibi o dosyanın bilinmesi ve gerekli kaidenin süratle uygulanması gerekiyor. Maalesef çoğu zaman bu gerçekleşmiyor ülkemizde.
ALTUĞ BERKER: Evet. Tabii Altın Hanım, siz hem Medeni Hukuk'ta hem Ceza Hukuk'un da çok farklı davalarla da ilgilendiğiniz için yargının işleyişi işte yargıçlar ve sair diğer sorunlarla da mutlaka karşılaşıyorsunuzdur. Sizin dikkatinizi çeken düzelmesinde fayda gördüğünüz unsurlar nelerdir hukukta? Yeterli görüyor musunuz reformların yapılmasının neler yapılması gerekiyor?
AV. ALTIN MİMİR: Yani aslında o kadar çok problem var ki, o problemleri biz bu bir saatlik içerisinde sadece bir problemi ele alıp o problemi başından sonuna açıp onun çözümüne ilişkin bir takım şeyler söyleyebiliriz. Çünkü yargı sistemimiz içerisinde farklı farklı mecralar var. İşte ceza yargılamasının sorunlarıyla hukuk yargılamasının sorunları tamamen birbirinden farklı. Öte taraftan icra da bir yargılamanın başlıkları altında. Oradaki problemler çok daha başka. Yüksek yargıya ilişkin ciddi problemlerimiz var. Askeri yargıya ilişkin o ayrımlarda çok ciddi problemlerimiz var. Şimdi hepsini birden toparlayıp burada dile getirebilmek çok zor elbette ki.
Ama hani genel global olarak baktığımızda, evet Avrupa Birliği uyum süreci içerisinde hakikaten uygulandığı takdirde güzel sonuçlar verecek yasal değişimler söz konusu ülkemizde. Bunları hemen hemen özümsememiz henüz çok yeni, daha özümsenmedi. Fakat insan faktörü bence en önemlisi o. Yani evet hukuk, toplum içerisinde mühendislik faaliyeti yürütmek zorunda. İleriye taşımak zorunda ama insan faktörünün de oraya yetiştirilmesi çok önemli.
Biz yasalarımızı muazzam bir şekilde, hakikaten uluslararası kurallara uygun bir şekilde yazıyoruz. Bunlar meclisten geçiyor, yürürlüğe giriyor. Ancak bunu uygulayacak olan kişiler, bunu uygulayacak olan aktörler, kuruluşlar, onlar ne yazık ki o istenen hızla hayata geçmiyor. Hem yasalar içerisinde olması gereken kuruluşlar da kurulamıyor. İşte en son geçen bu yıl içinde bulunduğumuz yıl içerisinde 8 Mart'ta aile içerisindeki şiddeti önlemeye yönelik olarak, hakikaten güzel yazılmış bir takım eksiklikleri olsa dahi, güzel yazılmış ve bir takım ihtiyaçları karşılayacak bir yasamız çıktı. Ama o yasada öngörülen kuruluşların hiçbiri henüz kurulmadı. Öte yandan bunu uygulayacak olan işte polisimizden tutun, bunu uygulayacak savcımız, hakimimiz, onlar dahi yeterli derecede bir eğitimden geçirilmediler.
Yasalarla uygulayıcıların paralel gitmesi gerekiyor. Bizler de avukat olarak, de çok büyük yük düşüyor. Şimdi az önce sizin de dile getirdiğiniz gibi davalar yıllarca uzayabiliyor. Bazen bunu bizim meslektaşlarımız da yapıyor. Benim bir dosyam var. İnanın beş yıl oldu savcı mütalaa verdi. Ve beş yıldır ben usanmadan her celse duruşmaya gidiyorum. Benim müvekkilimle ilgili de mahkumiyet mütalaası verildi. Çok inanıyorum masum olduğuna ve beraat etme ihtimalini kuvvetle muhtemel görüyorum. Her celseye gidiyorum fakat birçok meslektaşım, yasada çünkü bazı düzenlemeler var bazı suçlarda özellikle müdafinin hazır olması gerekiyor. Her celse biri mazeret bırakarak yargıyı sürüncemede bırakan meslektaşlarımız da var.
Biz yargının, evet bir taraftan hakimler, savcılar, avukatları kendileriyle bir görmüyorlar. Sanki biz avukatlarla hakimler, savcılar dost olamaz, arkadaş olamaz. Aramızda böyle görünmeyen bir perde var. Görünmeyen bir perde var. Biz onların karşısında sanki yasaları farklı yerlere çekecekmişiz gibi. Çünkü sonuçta savcı da taraf ama avukat taraf görülüyor. Ve müvekkilliğin yapmış olduğu eylemle örtüştürülüyor. Dolayısıyla ona nasıl bakılıyorsa, şüpheli, sanık, davalı, davacı ona nasıl bakılıyorsa, onu savunan kişiye de öyle bir bakış açısı var.
Savcılarla avukatların duruşları, işte ceza yargılamasında, sonuçta savcı kamuyu temsil ediyor, avukatta müvekkili müşteki olabilir, suçun mağduru olabilir veya suçun faili olabilir. Bizim duruşlarımız bile savcı, karar veren merci ile ki hakikaten hakimlik bence biraz daha ulvi bir yerde, o karar veren merci ama savcıyla avukatın konumu tamamen aynı. Biri kamu adına orada iddialarını ileriye sürüyor, delillerini ileriye sürüyor, biri de kişinin yani bireyin haklarını korumak adına ya da bu birey tek başına bir gerçek kişi olabilir, bir tüzel kişi olabilir, bireyin haklarını savunmak için orada. Savcılarımız, hakimlerimizle beraber yukarıda biz böyle onlara bakarak savunmalarımızı dile getiriyoruz. Yıllardır mesela İstanbul Baro’sunun hakikaten bu manada ciddi girişimleri oldu. Mesela değiştiremedik bunu hiçbir zaman. O bence en büyük problem, zihinlerdeki o algılamanın esas hedefin işte adil, hızlı ama nitelikli, hiçbir şeyi gözden kaçırmayan yargılama sistemini oluşturabilmekti.
Medeni hukuka baktığımız zaman en son işte 2011'in Ekim ayında yeni usul yasamız yürürlüğe girdi. Onunla beraber tamamen farklı bir sistem getirilmeye çalışıldı. İşte ön incelemeler, dilekçe taeatilerinin hızlanması ama fiiliyatta hiçbir şey değişmedi. Hala duruşmalar verimliğe devam ediliyor. Her duruşmalar veriliyor, bu kez bence daha kötüye gitti. Eskiden en azından davayı açtığında hemen duruşma günü veriliyordu. O arada dilekçeler gidip-geliyordu. Şimdi davayı açıyorsun, 8 ay sonra ön inceleme günü geliyor. Ön incelemede sen gidiyorsun, delillerini değiştirebiliyorsun, iddianı değiştirebiliyorsun. Bence daha da bir geriye gittik hız manasında.
Hepimizin, avukatların da dosyalarını çok iyi bilerek duruşmalara katılması gerekiyor. Bakıyor mesela duruşmalarda, geliyor meslektaşlarımız. Özellikle grup, toplu olarak çalışılan yerlerde dosyanın sorumluluğu başka bir avukatta, o celse başka biri katılıyor. Dosyadan bi haber. Hakim duruşmaya çıkıyor, dosyasına yeteri kadar hazırlanmamış olarak çıkabiliyor.
Dolayısıyla hepimizin birbirimizi zorlayarak görevimizi çok layıkıyla yerine getirirsek, yasalar gerçekten şu anda iyiye doğru gidiyor, düzelmeler, Avrupa Birliği'ne uyum yasaları adı altında işte birinci yargı, ikinci, en son üçüncü yargı paketi çıktı. İçerisinde çok eleştirdiğim şeyler olmasına rağmen özünde uygulayıcıların buna inanarak ve amacından sapmayarak, bunu herkes açısından söylüyorum, avukatlar açısından da, yargıçlar ve savcılar açısından da, sorunları çözebileceğimize inanıyorum. İnanmak istiyorum.
ALTUĞ BERKER: Elbette. Şimdi o üç ayakta her zaman değişiklikler olabiliyor. Yani kürsünün üst tarafında olan bir insan bir zaman sonra, avukatlık tarafına da geçebiliyor, değil mi? Bir zaman geçtikten sonra o yüzden o şeylerde insanlar tabii birbirini anlamalı etmeli. Orada dikkatimi çeken tabii bir bakış açısı. Şimdi o bakış açısını oluşturan faktörler, uygulayıcılarda o mesela hissi davranma veyahut ideolojik davranma, işte yargı, ön yargılı da.. bunlar insani şeyler. Bir hukukçu bütün kriterlerini yani adalet ve tarafsızlık, cesaret aynı zamanda yani her türlü hissi beraberinde bulundurup o tür eksikliklerden münezzeh hale gelip bir yargılama yapmalı, öyle değil mi?
CEYHUN GÖKDOĞAN: Kesinlikle öyle. Şimdi yaptığımız iş insan temelli olduğu için insanlar bazı zamanlarda hakim olsun, savcı olsun, avukat olsun biraz duygularını karıştırır pozisyonu geçebiliyorlar. Yani herhalde duyguların karıştırılacağı en tehlikeli mesleklerden bir tanesi bu olabilir. Özellikle hakimlik ve savcılık açısından. Çünkü duygunuzu, düşüncenizi, ideolojinizi, hayata bakış açınızı bu işe karıştırdığınız zaman hukuk hukuk olmaktan çıkıp farklı bir noktaya gelir yani. Yani adil bir yargılanma dediğimiz, herkese tarafsız, objektif bir bakış açısını yansıtamamış oluyorsunuz. Bu da hukukun zedelenmesine neden olur. Adalet duygusunun zedelenmesine neden olur. Bir insan sağcı olabilir, solcu olabilir, Alevi olabilir, Bektaşi olabilir. Herhangi bir hayat görüşüne sahip olabilir. Herhangi bir yerden gelebilir. Ama bu sizin ona bakış açınızı, ona olan adaleti uygulayış biçiminizi değiştirmemelidir. Zaten onu değiştiriyorsa o zaman hakimlik sıfatı ve savcılık sıfatı sorgulanır hale gelir.
Maalesef özellikle 2002 yılından önceki süreçte çok zedeleyici yani hukuk ve adalet duygusunu zedeleyici yaklaşımlar ve kararlar ortaya çıktı. Hatta şu anda biliyorsunuz Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonu 28 Şubat'ta yapılan yargılamalarla ilgili bir Tahkikat Komisyonu kurdu ve o dönemde verilen kararları sorgulamaya başladı. Sayın Adalet Bakanı da geçen gün açıkladı. “Biz o dönemki kararları sorgulayacağız” dedi. Neden sorgulansın ki bir karar? Düşünün. O dönem bir karar vermiş bir hakim veya savcı bir karar vermiş neyse. Bir mahkeme geçmiş, Yargıtay şeyinden geçmiş. Ya bu sorgulanıyorsa artık ülkede orada amiyane tabirle çuvala sığmayan bir mızrak var demektir. Mızrak, çuvalı delip geçmiş demektir. Artık herkesin gözünün önünde demektir bu. Yaşanan insan hakları ihlalleri, yaşanan hukuksuzluklar artık toprağın altına sığmayacak pozisyona gelmiştir. Ki böyle bir araştırmaya ihtiyaç duyulsun. Umarım ilerleyen süreçte o yaşanan hukuksuzluklar, adaletsizlikler ortaya çıkarılacak ve o dönemde mağdur olan insanların mağduriyetleri de sona erdirilecektir.
ALTUĞ BERKER: Altın Hanım da biraz evvel bahsederken yüksek yargının sorunlarının içinde onu da zikretti. Şimdi sizde anlatırken aklıma geldi daha evvelde programlarımızı zikrediyorduk ama yüksek yargıda da yüksek yargı kararlarının daha üst makamlara da yüzde 50’sinin bozulma durumu söz konusu. Bu neye bağlı peki?
CEYHUN GÖKDOĞAN: Şimdi bu açıkçası orada çok değişik bir süreç var. 1 milyon, 1 milyon 100, 1 milyon 200 her sene dosya gidiyor. Ya bu korkunç bir rakam. Siz oradaki 300-400 insanla bu dosya yükünü kaldıramazsınız bir kere. Bu bir gerçek. Ama şimdi yüksek mahkeme sisteminde formül onama ve formül bozma diye bir sistem çıktı. Şablon var bilgisayarlarda, sadece tarafların isimleri ve dosya numaraları değiştirilerek bir kararlar vermesi sistemine geçti. Bu çok vahim bir şey hukuk açısından. Oradaki yaşanan hukuksuzluğun telafisi olamaz. Tabii bu bazen ideolojik suretle de ortaya çıkabiliyor bu hukuksuzluklar. Yani bakış açısının farklılığından da ortaya çıkabiliyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Bunun bir an önce önüne geçilmesi gerekiyor.
Şimdi son dönemde Bakırköy'deki Asli Hukuk Mahkemeleri hakimlerini, geçen programlarda da söylemiştik, oraya tetkik hakimi olarak atanması gerekiyor. Şimdi 5 kişiden oluşan bir kurul var, oradaki sistemi daha önce de açıklamıştık biz. 5 kişiden açıklanan kurul da tetkik hakimi dosyayı inceler, raporunu düzenler. Kuruldan bir tanesini üyelerinin önüne koyar, o üyeye bakar, tamam olmuş veya olmuş der ve diğer 4 kişinin dosya incelemesi gibi bir durum ortadan kalkmış olur. Şimdi bu çok yanlış. Oradaki tetkik hakimleri, oradaki kurulu üyeleri kadar hukuk tecrübesine, dosya tecrübesine sahip değiller zaten. Birçok şeyi gözden çıkarabilirler. İnceleme yapılırken de onların önlerinde böyle bir liste vardır, tetkik hakimlerinin. Şuna uygun mu? Şuna aykırı mı? Şuna uygun mu? Böyle sanki çoktan seçmeli test şey yapar gibi bir şey yapılır. Ama çok farklı durumlar olabiliyor bazen dosyalarda. Bunları gözünün önünden kaçırması olabiliyor. Bunları yakalayacak tecrübeye sahip olan insanlar da o bahsettiğimiz 5 kişiden oluşan kurulu üyeleri. Onun için onların dosyalara teması çok önemli ama maalesef dediğim gibi, dosya yükünün çok ağır olmasından ötürü formül onama ve formül bozma sistemi çok fazla dosyada ortaya çıkıyor.
ALTUĞ BERKER: Ben size bir tane söyleyeyim örnek olarak sözümüzden sonra.
CEYHUN GÖKDOĞAN: Estağfurullah. Oradaki yüzde 50 olayı da bundan kaynaklanıyor. Yani düşünün bir yerel mahkeme karar veriyor. Sonra kararın arkasında duruyor çok olgun ve doğru bir şekilde. Yargıtay hukuk genel kuruluna veya ceza genel kuruluna gidiyor üst merci olarak. Genel kurul veya hukuk genel kurullarından bir tanesi o daire kararını bozabiliyor. Neden? Çünkü orada çok fazla sayıda katılım var. Çok fazla sayıda hukukçu var. Onların görüşleri farklı oranda tecelli edebiliyor oraya. Ve bu dediğiniz gibi yarı yarıya yakın bir oranda oluyor. Bu çok acayip yüksek bir rakam hukuk açısından. Bir de burada dairenin kararı doğru dense bile dikkat edilirse muhalefet şehirleri oluyor orada. Karara muhalefet eden çok fazla sayıda hakim oluyor. Dediğim gibi bu daire kararlarının büyük oranda hukuka aykırı olması nedeni bu eksik incelemeden kaynaklanıyor.
ALTUĞ BERKER: Ben bir tane biliyorum yakinen. İlk daha incelemede Yargıtay safhasında bir dosyada temyize hakkı olmayan kişilerce temyiz başvurusunun kabul edilip yargılama devam edilmiş. Mesela şimdi bu kasıt değilse çok büyük bir kusurdur. Bu hele Yargıtay dairesinde hiç olmaması gereken bir hata. Çünkü orada insanların hayatları söz konusu.
AV. ALTIN MİMİR: Yani şunu yaşadığımız çok oluyor tabii ki. Yüksek yargı sonuçta hepimizin hukuk devleti olmanın özünde var olan, yaşamış olduğumuz sorunları bir yerlerde bizim adımıza evrensel kurallarla çözümüne inancımızla hukuka gidiyoruz değil mi? Eskiden hukukun olmadığı dönemde öc alma duygusuyla insanlar kendi haklarını kendileri aramaya kalkıştıklarında daha büyük bir kaos, içinden çıkmaz durumlar oluşurken ne yazık ki bizde hukuk düzeni içerisinde de kaoslar var. Hatta zaman zaman aynı dairenin vermiş olduğu birbirleriyle çelişik kararlarla dahi karşılaşabiliyoruz.
Bunun özünde, Ceyhun Bey'in de dile getirdiği gibi, şimdi Yargıtay sisteminde, yüksek mahkemede her hukuk davanın ya da her suçun ceza ile ilgili ceza daireleri, hukuk daireleri birbirinden farklı. Hangi suçların hangi daireye gideceği bellidir. Hukuk davalarında da hangi ihtilafların hangi daireye gideceği üç aşağı beş yukarı bellidir. Ancak buralara Türkiye'deki tüm yerel yargıdan verilmiş olan kararlar gidiyor. Bizde bir ara merci olmadığı için, gerçi bir ara merci getirdi ama kurulmadı hala, mahkemeler dahi kurulmadı. Her şey temyize gidiyor. Temyize gitmeden çözümlenen çok az karar var. Dolayısıyla benim kendi başıma gelmedi ama meslek yaşantım içerisinde çok sevdiğim, çok görüşlerine önem verdiğim bir meslektaşımın bana anlatımı üzerine söylüyorum. Kendisi bir dosyasının Yargıtay’a gidişi sırasında, çok ayıp bunu söylemek ama sayfaların arasında çiklet yapıştırmış, göndermiş. Diyor ki: Yargıtay'dan dosya geldi, o çikletler olduğu gibi duruyor. Az önce dediğiniz gibi o otomatik onama, otomatik bozma. İnsanların gidecekleri hiçbir yer yok başka. Çünkü yerel yargıda anlatıyorsunuz, dile getiriyorsunuz olabilir. Gerçi yerel yargıda birebir temas çok daha fazla. Hakim dosyayla daha iyi haşır neşir oluyor, duruşmalar oluyor. Gidiyorsun, geliyorsun. Yüksek yargıda çünkü bütün kararlar mürafili olmayabiliyor. Yani duruşmalı olmayabiliyor. Onların da kıstasları var. Belirli miktarın üstündeki alacak davalarında gidebiliyorsunuz. İşte ceza davalarında da belirli yılların üstündeki cezalarda mürafa isteyebiliyorsunuz. Nispeten mürafalı duruşmalar birazcık daha kendini anlatmak açısından hakimlerin o beş kişilik kurulun dikkatini çekmesi açısından önemli. Ama bazı suçlar veya bazı itilaflar mürafaya tabi değil. Dolayısıyla o teması hiç sağlayamıyorsunuz. Oysaki hakimlerin evrensellik ilkesi içerisinde kendilerine o dosyanın taraflarının yerine koyarak, o yargılanan kişinin yerine koyarak, ben olsaydım nasıl davranırdım, ben olsaydım nasıl yapardımı koyup onun yaşayarak sonuç karar vermeleri gerekirken bazen fiziksel bir temas bile olmadan dosyalar dönüyor. Özellikle Yargıtay'da iş yükünün yoğunluğu sebebiyle ne yazık ki bu yaşanıyor. Bu yaşanıp geri dönünce, çünkü Yargıtay'daki dosyanızın onanması veya bozulması da yerel mahkemedeki yargıçların kendi sicil dosyalarındaki terfilerini etkiliyor. Aslında ne kadar kötü bir durum değil mi? Yerel yargıç görüyor diyor ki, ben bu dosyaya çok eminim bu dosyanın onanıp gelmesi gerekirdi, bozulup geldi diyor işte. Çünkü birebir yaşamış hepsini. Direnme konusunda bence tereddütler yaşıyor. Çünkü Yüksek Mahkeme ile bir sonraki dosyası yine oraya gidecek aynı konuyla alakalı. Bir çatışmaya girmemek adına direnmeyip Yüksek Mahkeme kararlarına uyan yerel yargıçlarımız da çok fazla. Direndikten sonra, hakikaten o dosyada olan inancından dolayı direnen dosyalar, dediğiniz gibi, daha geniş katılımla ve hakikaten oraya gitmek de biraz zor, öyle her dosya gitmiyor Ceza Genel Kurulu ya da Hukuk Genel Kurulu'na. O zaman birazcık daha şansımız davanın tarafları açısından daha yüksek olabiliyor, daha net bir değerlendirmeden geçebiliyor.
Yine son dönemlerde Yargıtay'da daire sayısı arttırıldı. Heyetlerde o 5 kişilik, aynı dairede çalışan 5 kişilik heyetlerin sayısı arttırıldı. Nispeten bir takım şeyler var ama henüz yetersiz. Umarım bunu da aşma yönünde hep beraber temennilerde bulunup bekleyeceğiz.
ALTUĞ BERKER: İstinaf mahkemeleri olacak.
CEYHUN GÖKDOÜAN: 2002 yılından beri söylenen bir şeydir. 10 sene oldu ben hala göremedim yani. Yıllardır söylenen bir şey hala kurum olarak kurulamadı maalesef. Oradaki Yargıtay’ın dosya yükünü azaltmak, bir kademe daha koymak hukuk açısından tabii ki olumlu bir gelişme ama maalesef kurum olarak sadece adı var, tabelası var. Şu anda Kartal'da var mesela, Kartal Adliyesi'nde. Ama atanmış yargıç yok. Sadece makamda ibaret maalesef.
AV. ALTIN MİMİR: Hakikaten trajikomik bir olay.
CEYHUN GÖKDOÜAN: Ben bir ekleme daha yapayım. Şimdi bu ceza genel kurulu sisteminin hakimler açısından ne kadar uygun ve başvurulabilir bir sistem olduğunu açıklamak açısından 3. Yargı Paketi'nde CMK'nin 308. maddesine ek bir ekleme yapıldı. Önceki sistemde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamı daire kararlarına karşı itiraz yetkisini kullanabiliyordu. İtiraz yetkisini kullandığında dosya direkt olarak Ceza Genel Kurulu'na geçiyordu. Ceza Genel Kurulu'nda incelenme imkanı oluyordu. Şimdi bir cümle daha ekleniyor. Dedi ki: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı itiraz yetkisini kullandığında dosya kararı veren dairenin önüne gider dedi. Kararı veren daire kararını değiştirebilir dedi. Şimdi bu çok önemli. Bir kademe daha konmuş oldu hukuk açısından. Önemli bir gelişme bu. Daire gözden kaçırdığı bir şeyi Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itirazıyla değiştirme imkanına kavuştu. Demek ki istenirse düzeltilebilir bir uygulama daha konuluyor. Demek ki burada dosyaların, dairelerin verdiği kararlar daha da bir sorgulanır hale geldi. Onun için Cumhuriyet Başsavcılığı makamının da bu tür durumlarda yetkisini kullanması ve hukukun tecellisi açısından bunu uygulaması çok önemli gerçekten.
ALTUĞ BERKER: Evet ama usulen kullanmaması, mesela 500 klasörlük bir dosyayı bir saatte karar vermemesi mesela.
CEYHUN GÖKDOÜAN: 6 günde incelenenler var. Biz bunu yaşadık. 500 klasörlük bir dosyayı 6 günde. Zaten bunun bir günü, bir buçuk günü postadır, Ankara'ya gitmesidir. Yani normal açıp kapağını, buysa geri gönderelim modunda şeyler olabiliyor yani maalesef.
ALTUĞ BERKER: Halbuki üzerine onlarca delil eklenmiş olabiliyor, dosyanın mahiyeti farklılaşmış oluyor itiraz olduğuna göre.
Peki, siz tabii Türkiye'nin önemli sorunlarından biriydi. Yani geçmişten beri gelen Ceyhun Bey'in karşılaştığı olaylar olduğunu biliyorum ama insan haklarını ihlal konusunda sizin önünüze gelen bir dava oldu mu? O ihlallerle karşılaştınız mı?
AV. ALTIN MİMİR: Yani birebir benim ilgilendiğim bir davam olmadı. Bunu hem iç hukuk yolları içerisinde işkence mağduru olabilir, savunma hakkı elinden alınmış kişiler olabilir. Birebir ilgilendiğim olmadı veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıdığım bir davam olmadı. Bu konuda hani çok fazla tecrübem de yok. Anlatabileceğim bir davam da yok. Ama genel olarak hukuk sistemi içerisinde yaşanmış olan birebir benim davalarımda, benim takip ettiğim dosyalarda değil ama ciddi manada işkenceye yönelik olsun, adil yargılanma hakkının kötüye kullanılması olsun, çünkü az önce konuşmamızın başından beri dile getiriyoruz, gecikmiş adalet, adalet değildir. Yani insanlar tamamen bir şüpheyle gözaltına alınıp, yıllarca yargılanma sürecinin uzaması, içerisinde tutukluluk halleri infaza dönüşmüş bir şekilde cezaevinde kalarak en nihayetinde beraat edip çıktığında işte gençliğini, hayatının önemli bir kısmını cezaevinde geçirmek zorunda olan geçirmiş birçok insan var. Bunu işte basından takip ettiğimiz, işte davalarını takip eden başka meslektaşlarımızdan duymuş olduğumuz ağır kusurlar çok fazla.
Ve gene bu manada Türkiye'deki adil yargılanma hakkına, adil yargılanmanın içerisinde hem niteliksel olarak adil yargılanmak hem de hızlı yargılanmak beraberinde olması gereken süreçler. Buna aykırılıktan Türkiye'nin mahkum olduğu o kadar sayısız dosya var ki, birebir benim yaşamamış olmam benim biraz şanslı olmuş olmamdan kaynaklı herhalde. Ya da çok fazla, çünkü bu tür hak ihlalleri şeyde çok daha fazla. Özellikle politik davalarda. Siyasi bakış açısının egemen olduğu dosyalarda adil yargılanma hakkına hakkının kötüye kullanılması ne kadar çok karşı da olsak en yaygın olarak uygulandığı yerler oralar. İşte ismi değiştirilse dahi devlet güvenlik mahkemelerinin de yaşanmış olan süreçler, şimdi özel yetkili mahkemeler oldu, gene değişti ismi. Ama aslında özünde hakikaten çünkü oralarda daha çok siyasi davalar görülmekte. İster istemez siyasi olan davalara, bu ille de sol örgüt sağ örgüt olması gerekmiyor. Hükümetin o anki iktidarın bakış açısında ters olan herhangi bir dava da siyasi dava şekline dönüşebiliyor. Bu bir alacak davası dahi olsa, bu başka herhangi bir suçtan kaynaklı ceza davası da olsa bir dava niteliği itibariyle o anki konjonktür içerisinde siyasi davaya dönüşebiliyor. Oralarda hakikaten ciddi ihlallerin yaşandığını her gün bu ülkenin bir ferdi olarak takip ediyoruz, görüyoruz. Yasalarda buna yönelik iyileştirmeler yapılsa dahi, işte ben mesela bu son süreçten haberdar değildim. 2002 öncesi yargılamaların yeniden gündeme alınması, hakikaten oralarda çok mağdur edilen çok hakları ihlal edilen, yıllarını hapislerde geçirip arkasından pardon deyip, bunun da işte çok o kadar komik bir tazminat ölçüsü var ki, günlüğü işte çok tarif edilemeyecek şekilde bir meblağ ile tazmin edilip, pardon deyip insanların tahliye olduğu. Ama işte hayatlarının söndüğü olaylarla bire bir yaşamasam da benim davam olmasa dahi çok yaygın olduğunu hepimiz biliyoruz.
ALTUĞ BERKER: Bizim toplumumuz 71'de, 80'de, 97'de yani şimdi onların yargılaması başlıyor. 12 Eylül, 28 Şubat deniyor. Şimdi o dönemlerde tabii ki insan hakları ihlalleri çok ağır şekilde. Ki kaçıncıyız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde? Birinciyiz şu an. Bu konudaki ihlaller de, değil mi? Evet. Ağır ihlaller söz konusu oldu. Bu bir kere topluma yansıyor.
Şimdi benim burada dikkatini çekmek istediğim nokta; fiziki olarak insan hakları ihlallerini birebir yapanlar malum zaten. Ama burada, yargıda buna tolerans gösterilmemesi çok önemli. Şimdi burada yargıçlarımıza önemli bir görev düşüyor. Siyasi yapı ne kadar hukuk ilerlemesi, demokratik atılım bu konuda yapıp, sıfır tolerans diyorsa aynı sıfır toleransın yargıda da tecelli etmesi lazım.
AV. ALTIN MİMİR: O kadar kutsal bir meslek ki yargıçlık. Hakikaten bizler tabii ki müvekkilimizin haklarını ararken onun hakkına inancımız sonsuz. Zaten inanmadığımız bir davaya hiçbir meslektaşımızın üstleneceğine ihtimal vermiyorum. Her birimiz üstlendiğimiz davanın haklılığına olan inancımızla o davaya giriyoruz. Kutsal bir meslek icra ediyoruz. Ancak o kürsüde olup her iki karşılıklı iddialar var yargılamalarda. Bunu dinleyip neticede onlardan hangisinin daha haklı olduğuna karar verecek olan merci o kadar önemli bir yer ki. Yani çok büyük bir kudret. Kesinlikle tarafsızlık içerisinde, kesinlikle herkese eşit mesafede olması gerekir. Karşısındaki insanın dini, dili, ırkı, mezhebi, duruşu hiçbir şekilde ayırt edilmeden, kanunların kişiye özel değil de genel olduğu perspektifinden ayrılmadan adaleti tecelli ettirmesi gerekiyor. Çok çok önemsiyorum yargıcın konumunu. Zihinlerde, gönüllerde en ufak şüpheye yer vermeden karar vermesi gerekir. Eğer buna ilişkinin azıcık bir şüphesi varsa yargıcın, ya o dosyadan çekilmeli. Ya dosyanın 3-5 gün ileri bir tarihe atılarak bir daha vicdan, çünkü hakimlerin hakikaten ciddi oranda vicdani inisiyatifleri var. Yasa koyucu onlara gerçekten sınırlar koymuş, alt sınırlar üst sınırlar koymuş ama bir yerde de vicdani kanaatinin çok yüksek olduğunu zaten bunun bilincinde olan insanlar o mevkilere getirilmeli ve orada buna aykırı en ufak bir davranışı varsa müsamaha gösterilmemesi gerektiğine inanıyorum.
ALTUĞ BERKER: Çekilmek dediniz de öyle kolay değil. Bir hakim şimdi çekilmek istese bir üst mahkemeden iki hakim hayır derse çekilemiyor. Yani bu da hakimlerimiz açısından çok zor bir durum. Yani şimdi yargılananlar açısından da öyle. Bir şüphe oluşmuş diyelim, var veya yok. Sonuçta kanun o hakkı şüpheden veriyor. Değil mi? O şüphe varsa, hakim de çekilmeyi arzu etmişse, bakıyorsunuz başka bir iki hakim çekilmesini engelleyebiliyor. Bu doğru değil. Mesela bunun kolaylaştırılması lazım.
CEYHUN GÖKDOĞAN: Kesinlikle. Eğer çekilmek istiyorsa kalkıp bir hakim o dosyaya bakmakla zorlamanın bir anlamı yok. Belli ki orada bir şey hissetmiş, orada bir şey görmüş veya sanıklar da, yargılananlar veya müşteki de reddi hakim talebinde olur veya çekilmesini talep edilir. Orada bir talep varsa artık onu sürdürmenin hiçbir manası yok. Başka hakim mi yok? Yüzlerce hakim var adliyede. Başka bir hakim adaletin tecellisi açısından orada görev alabilir ve yargılamayı sürdürebilir. Bunun önünde hiçbir engel yok hiçbir şekilde.
ALTUĞ BERKER: Yani o tarafları tatmin etmeyecektir sonuçta çıkacak olan karar. Değil mi? Yani aynı hakim devam ettikçe.
AV. ALTIN MİMİR: Kesinlikle kesinlikle. Bence o karar veren hakim de öyle bir zor durumda kalacak ki bu durumda. Nasıl karar vermesi gerek? Çünkü o vicdanından uzaklaşmış olacak. Verdiği karar her halükarda tartışmaya zemin hazırlayacak. Çünkü bir çekilmiş, tekrar birilerinin inisiyatifi doğrultusunda o dosyaya bakmak zorunda kalmış. Artık hakikaten tartışılırlığı çok yüksek düzeyde bir kararın oluşmasına sebebiyet veren bir kurum bu kurum.
ALTUĞ BERKER: Evet. İfade özgürlüğüne gelecek olursak yeni düzenlemeler bu konuda bekliyor musunuz?
CEYHUN GÖKDOĞAN: Şimdi açıkçası son üçüncü yargı paketiyle ifade özgürlüğünün önündeki engeller biraz kaldırıldı. Nedir kaldırılan engeller? Şimdi 6352 sayılı kanun olarak geçiyor 3. Yargı Paket. Geçici birinci maddesiyle basın ve yayın yoluyla veya sair vasıtalarla işlenen suçlarda 5 yıla kadar olan üst sınır, cezasında 5 sınır 5 yıla kadar olan suçlarda erteleme müessesesi getirildi belli bir tarihe kadar. Soruşturma aşamasındaysa soruşturması da kapatılıyor. Dava aşamasındaysa davada da erteleme kararı veriliyor. Eğer 3 yıl boyunca suç işlenmezse bu dosyalar işlemden kaldırılıyor netice itibariyle. Şimdi tabii bu önemli. Neden? Çünkü biliyorsunuz, mesela herhangi bir davada bir ilan vermiş olabiliyorsunuz. Bir basın açıklaması yapmış olabiliyorsunuz. Bir kendinizi ifade etme ihtiyacı hissediyorsunuz. Mahkemede değil, kamuoyundaki bilgi açlığını doyurmanız gerekiyor. İnsanlar bilmek istiyorlar. Siz ne yapıyorsunuz? Neden yargılanıyorsunuz? Niçin oluyor böyle? Farklı basın kanallarında, farklı televizyonlarda, farklı gazetelerde sizin hakkınızda olumsuz propaganda ve hakimlere baskı içeren şeyler olabiliyor, yayınlar olabiliyor bu biçimde. Siz de buna mukabil ortadaki bilgi kirliliğini gidermek açısından ilan verebiliyorsunuz. Basın açıklaması yapabiliyorsunuz. Televizyonda açıklama yapabiliyorsunuz. Birçok gazeteci, birçok insan dava ve soruşturma tehdidi altındaydı. Avrupa Birliği'nin ilerleme sürecinde, ki telkinlerin neticesinde 3. Yargı Paketi ile birçok hapis ve tutuklanma ve mahkum olma tehdidi altında olan gazeteci şu anda cezaları ertelendi. Tabii bu demokrasi açısından önemli bir gelişme. Çünkü ifade özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmaz bir unsuru, vazgeçilmez bir unsuru. İnsanları, neden siz bu davayla ilgili kamuoyunu bilgilendirme açıklaması yaptınız, kendinizi ifade ettiniz diye hapse koymakla tehdit edersiniz, orada ifade özgürlüğünden biz bahsedemeyiz hiçbir şekilde. Bunun için de bu son kanun değişiklik olumlu oldu benim gördüğüm kadarıyla.
ALTUĞ BERKER: Evet, yani ifade özgürlüğüyle birlikte, demin Altın Hanım'ın da söylediği hakimlerin cesur olması da. Şimdi onlardan da etkilenmeyecek. Çünkü basında birçok şey yayınlanabilir.
AV. ALTIN MİMİR: Yani tam onu söyleyecektim ben de şimdi. Tabii ki toplumun haber alma hakkı çok kutsal ve önemli bir hak. Ancak ne yazık ki biz şunu da çok fazla yaşıyoruz, bu kesinlikle yanlış anlaşılmasın, ifade özgürlüğünün en önemli savunucularından biriyim. Sonuna kadar kanımın son damlasını dahi veririm bu uğurda. Her hakkın kötüye kullanılmasının önüne geçmemiz gerekiyor.
Şimdi bizim ülkemizde basında bir takım kirlilikler var. Basın zaman zaman haber verme hakkının çok çok ötesine geçip çok güçlü bir erk var elinde. Toplumu yönlendirebiliyor, mahkemeleri yönlendirebiliyor, insanlara yanlış bilgiler verebiliyor. Basının da haber verme görevini, bu hem haktır hem de görevdir, hakikaten meslek ilkeleri içerisinde ve kişilik haklarını ihlal etmeden, bunlar çok önemli şeyler. Bunları ihlal etmeden bu hak ve görevini kullanması gerektiğine inanıyorum.
Şimdi her türlü konuda yayın yapabilirsiniz ancak yargıya intikal etmiş olan olaylara işte 18 yaşının altındaki bir şekilde suça itilmiş çocuklara ilişkin verilecek haberlerde her zaman olması gerekenin çok daha üstünde azami bir gayretle, azami bir özenle insanların kişilik haklarının ve o haber verme hakkının kriterlerini birbirine çok yakın olduğunu, o geçişleri çok sağlıklı bir şekilde ve etik ve suç işlememeye yönelik olarak kullanması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki bu hiçbir zaman ifade özgürlüğünün önüne geçmek manasında değildir. Bu en önemli haktır ama kişilerin kişilik hakları da en az ifade özgürlüğü kadar önemlidir. O kıstaslarda zannediyorum zaten bu mesleği icra eden, bu mesleğin içerisinde bir yerlere gelmiş kişilerin bu otokontrollerini kendileri yapamıyorsa dahi, çünkü zaman zaman hepimizin içerisinden fışkıran bir takım duygular olabiliyor. Ama her gazetenin, her basın kuruluşunun mutlaka kendi içerisinde bir denetleme kurulu var. Oralardan geçerek sebep-sonuç ilişkilerini, yani onun toplumda yarattığı değerle başka insanlara vermiş olduğu zararları çok iyi ölçüp haber kirliliğine, insanların galeyana gelmesini engelleyecek konularda son derece dikkatli davranması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki bir insanın kendi bir konuya ilişkin olarak hazırlamış olduğu görüşü farklıdır. Görüş ifade etmek olaylara eleştirisel olarak yaklaşmak çok farklı ama yaşananları da farklı bir şekilde aktarmanın da önüne geçmek gerektiğine inanıyorum.
ALTUĞ BERKER: Siz herhalde özellikle spesifik olarak boşanma davalarında bununla çok karşılaşıyorsunuz. Galiba çok alıyorsunuz o davalardan, değil mi?
AV. ALTIN MİMİR: Yani sırf boşanma davalarında değil. O kadar çok olaylar yaşıyoruz ki işte bir tecavüz mağduru çocuğun resmini veyahut işte kurşuna dizilmiş bir kadının, kocası tarafından şiddet mağduru kadının resmini basın öylesine bir şekilde veriyor ki bu toplumun duygularını hakikaten rencide eden ve bir şekilde suç işlemenin önüne geçmiyor. Tam tersi, insanlar da ne yazık ki seyrettikleri programlarda, okumaktan çok programlar daha da yani televizyon çok daha etkili oluyor. Özellikle bizim ülkemizde okuma-yazma oranı çok yüksek değil. Daha kolay şeyleri tercih ediyoruz. Caydırıcı olmaktan öte insanları buna yönlendiriyor. Garip bir şekilde. Bunu anlamakta ben çok güçlük çekiyorum ama gördüğünden, onun vahşetinden etkilenip bunun oluşumunu engellemek yerine bir şekilde bir bakıyorsunuz, o eylemin faili haline gelebiliyorlar. Bunun da önüne geçmek gerekiyor.
Boşanmalarda da çok çok önemli tabii ki. Neden önemli? Çünkü aile toplumun en önemli parçası. Ne kadar sağlıklı, ne kadar düzgün ailelerimiz olursa toplumun temel taşı olarak topluma sirayet edecek o kadar huzurlu, o kadar saygılı, o kadar çok üretken bir toplum haline gelmiş olacağız.
Aile içerisinde yaşanan şeyler biraz daha mahrem. Onun oranın içerisinde çözülmesi gerektiğine inanıyorum. Ben mesela boşanma davalarımın hepsinde hemen gizli celse istiyorum, basın yasağı istiyorum çünkü çocuklar var orada. O çocuğun, anne-babamızı seçme hakkımız yok. Biz doğarken annemiz babamız seçilmiş olarak geliyoruz. Annemiz babamız her ne olursa olsun, her ne olursa olsun bizim için özeldir ve önemlidir. Çocukların annesinden ve babasından utanmalarına sebebiyet verecek yayınların yapılmaması gerektiğine inanıyorum. O nedenle ve şunu da görüyorum, basında her zaman buna dikkat edilmiyor. Hakikaten dikkat edilmiyor. O ailenin içerisinde yaşamış olduğu dramın onların maneviyatında yarattıklarından ziyade, süper bir haber yaptım, bomba bir haber yaptım, bak nasıl.. Kanı seviyor, anlatabiliyor muyum? Ne kadar çok itilaf var ve bu itilafın içerisinde yaşanmışlıklar ne kadar büyükse, şiddet ne kadar büyükse o daha önem arz ediyor. Yoksa o şiddetin mağduru olan çocuğun, kadının, belki erkeğin hiçbir önemi kalmıyor. Sadece o olayı, reytinglerini yükseltmek adına onu kullanıyorlar. Bu hakikaten çok yaralayıcı. Bunun önüne geçilmesi gerektiğine inanıyorum.
ALTUĞ BERKER: Yani şimdi şiddetin önüne farklı bir eğitim de geçilir. Hukuk eğitimi tamam bir branş eğitimi ama hukukun temelinde de bir kere insanın adalet duygusu ve vicdanı var. Değil mi? Yani şiddetin de önüne geçecek. Boşanmaların da, çünkü sayısı çok fazla. İnsanların birbirine yaklaşım temeli sevgi, şefkat, merhamet, güven, fedakarlık, sadakat gibi insani, vicdani, ahlaki değerlerle olmalı ki ne boşanmalar ne şiddetler yani materyalist yaklaşımla değil, insani yaklaşımla. Bu bir ruh eğitimini gerektiriyor. Bu vicdani ve imani bir eğitimdir. Yani o toplumsal her türlü bunlar dahil, sorunun kökenindeki çirkinliği yok edecek olan düzgün bir ruh eğitimi, sağlıklı bir vicdan, bir muhakeme. Buna yönelik bir eğitim de çok önemli gerçekten. Çünkü bütün konuştuğumuz sorunların temelinde bu var.
AV. ALTIN MİMİR: Küçücük bir şey söylemek istiyorum. Boşanmaların çok artmasındaki sebep. Bunu hepimiz çok araştırıyoruz. Neden? Neden bu kadar? Çünkü o kadar yaygınlaştı ki. Ve şu sonuç çıkıyor genellikle; evet, kapitalist sistem içerisinde, materyalist sistem içerisinde evliliklerin dağılması durgunlaşmış ekonomiyi yeniden canlandırmaya sebebiyet veriyor. İngiltere'de çok büyük bir araştırma yapılmış ve o durgunluğu ortadan kaldırmak için boşanmalar kolaylaştırıldı. Aile birliği içerisinde kusurlu davranışların yakalanma riski arttı. Çok daha kolay yakalanır oldu herkes. İçtihatlar değişmeye başladı. Çünkü özel hayatın gizliliği içerisinde ses kayıtları vs. büyük suçtu. Ama aile içerisinde bunlar suç olmaktan çıkarıldı. Çünkü şu hedefleniyor; aile birliği dağıldıktan sonra işte evden biri ayrılacak, o yeni bir ev tutacak. Onun için yeni bir beyaz eşya alınacak, yeni bir ev döşenecek. Yeni bir araç daha alınacak, çünkü tek aile içerisinde tek araba kullanılabilirken diğer tarafa da araba alınacak. Ve şu da araştırılmış; bekar insanların harcamalarının aile birliği içerisindeki harcamalardan çok daha yüksek olduğu. Bunlar hep bilimsel verilerle kanıtlanmış. Dolayısıyla ailenin dağılmasının önü açılmış vaziyette. Yani bu sadece hukuk problemi değil. Yani hukuksal bir sorun değil boşanmalar. Çok daha ötesinde ekonomi var, sosyal yapı var. Çok üzücü ama inşaAllah bunların da.. Ben bugün ne kadar iyi niyetliyim değil mi? Onu da bekliyoruz, onu da bekliyoruz diye diye.
ALTUĞ BERKER: Yok yok doğru ama, biz zaten buradaki sohbetimizin gayesi o. Ve onların etkileri de bizim birebir düşündüğümüzden çok daha fazla olur o niyete göre. Allah yapacak çünkü onların o düzeltmelerin hepsini ama. Tabii Avrupa ekonomik kriterlerle düşünüyor ama başı da ekonomik krizden ayrılmıyor. Yani o işin temeli o değil. Avrupa ekonomik kriz yaşıyor şu anda. Bunu 70'te de yaşadı. 50'de savaştan daha yeni çıktı. 30'da başka bir ekonomik kriz yaşadı. Yani bu yine ekonomik ve materyalist kriterlerle çözebilecekleri şeyler değil onların. Sonuçta dediğimiz insani değerlerle dünya güzelleşirse güzelleşecek. İmanla, vicdanla, sevgiyle, merhametle, adaletle.
AV. ALTIN MİMİR: Yüzde 1 milyon.
CEYHUN GÖKDOĞAN: Demin Altın Hanım çok önemli bir konuya temas etti. Yapılan haberlerin genelde reyting kaygısı yapıldığını söyledi. Çok önemli bu konu. Ben biraz daha açmak istiyorum konuyu müsaadenizle.
Şimdi haberlerin özle biçim arasında denge olması lazım. Haber vermek, reyting almak insani değerlerin üzerine geçmemeli. Veya bir süren bir davayı yargılamayı etkileme amacına mahsus olmamalı. Genelde baktığımızda yapılan haberlerin niteliği süren yargılamayı etkileme amaçlı oluyor. Veya gazete sayısını yani tirajını veya kanalın reytingini artırmak için oluyor. Düşünün ellilik programlar oluyor görüyorsunuz. Bazen izlediğinizde kendiniz utanıyorsunuz yani yaşanan hadiselerden. Reyting kaygısıyla bu kadar hani şey yapılmamalı olaylar düşürülmemeli. Veya reyting kaygısıyla tiraj kaygısıyla süren bir yargılamaya müdahale olmamalı.
Mesela bir davada bir karar veriliyor. Onu böyle abartarak, şey yaparak böyle iyice yükselterek böyle derecesini sunum oluyor. Halbuki ortada bir şey yok. Normal yargılama devam ediyor. Daha Yargıtay safhası var. Hiçbir şey yok. İnsanların gözüne sokarak veya verilen lehe bir kararı aleyhe çevirmek için bir yaklaşım içerisinde oluyor. Medyanın şundan çok kaçınması gerekiyor; bir, hiçbir şekilde tiraj kaygısı duymamalı. İki, olayı olduğu gibi yansıtmalı. Olayı olduğu gibi yansıtmayıp tiraj ve reyting kaygısıyla yargılamayı, etkileme yoluna giderse bu adalet sistemi açısından büyük sakıncalara neden olur. Ve şöyle düşünelim; bir gün o konunun sanığı veya mağduru kendileri de olabilir.
ALTUĞ BERKER: Evet. Elbette, o yüzden hukuk herkese lazım derler. İnşaAllah bizim buradaki konuşmalarımızın gayesi de zaten hukukun ilerlemesi, rehabilitasyonu, mevcut hatalarından arınması için bir katkıda bulunabilmek. O yüzden medyanın önemi de aynı zamanda burada. Çünkü ben meslek, yani iletişim okuduğum için medyanın daha evvelki büyük medya patronlarının hani dördüncü kuvvet değil hatta birinci kuvvet dediği insanları yönlendirebilen, Amerika'da Noam Chomsky'lerin basının gücü hakkındaki insan psikolojisini ve onun rıza üretmek, toplumlu kendi istedikleri yönde hazırlayabilme görevini üstlenen bir basın da olabiliyor. İnsanları yönlendirebiliyor. İnsanları yönlendireceksek iyiye hayra yönlendirmemiz, vicdana yönlendirmemiz, adalete yönlendirmemiz gerekiyor. O yüzden böyle pozitif yayınların da çok faydası olacağı kanaatindeyim.
Son sözlerinizi alabilirim. Programı yavaş yavaş kapatmak durumundayım.
AV. ALTIN MİMİR: Yani temelleriniz ve yola çıkışınız çok güzel bir noktadan hareket ederek başlamışsınız. Hakikaten buradaki bir saatlik görüşmemiz, konuşmamız içerisinde azıcık birilerinin gönüllerine dokunabildiysek ya da beyinlerine dokunabildiysek biz de çok bahtiyar olacağız bundan. Hukuk hepimiz için lazım. Hukuk devleti içerisinde olmamız, hukukun hakikaten adil bir şekilde hepimiz için cereyan etmesi için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Beni de programınıza davet ettiğiniz için çok çok teşekkür ediyorum.
ALTUĞ BERKER: Biz de katılımınızdan ve değerli fikirlerinizden dolayı çok teşekkür ediyoruz.
Evet, efendim Adil Yargı programımızın sonuna geldik. Haftaya yeniden görüşmek üzere, hoşça kalın.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500