Hoş Sohbetler (18 Haziran 2015; 21:00)


ENDER DABAN: İyi akşamlar Sayın seyirciler, Hoş Sohbetler programına başlıyoruz, inşaAllah. Adnan Bey hoş geldiniz.

ADNAN OKTAR: Hoş bulduk, siz de hoş geldiniz.

Bülent, sende Kuran var değil mi?

BÜLENT SEZGİN: Var Hocam, inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Oku.

BÜLENT SEZGİN: Meryem Suresi 65. Ayet şeytandan Allah’a sığınırım. “Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol. Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun? İnsan demektedir ki: "Ben öldükten sonra mı, gerçekten diri olarak çıkarılacağım?" (Meryem Suresi 65-66)

ADNAN OKTAR: İşte bunun üstünde, Müslümanların konsantre olmasını söylüyor. Bu konuyu iyi düşünürlerse tefekkür ederlerse, bunun hakikati insana açılıyor. Ahiretin hakikati, cennetin hakikati insana açılıyor. Ama üstünde durup düşünmesi lazım, tefekkür etmesi lazım. Mesela Allah’a imanı da, Allah’ı sevmeye karar verirse insanın ufku açılıyor, beynindeki bilgi akışı artıyor, muhakemesi yargısı açılıyor. Meleklere iman da aynı şekildedir, kadere iman da aynı şekildedir. Bunların tek tek düşünülüp tefekkür edilip, beyinde tam iman olarak oturtulması lazım. Yani yüzeysel bilgi olarak halkın büyük bir bölümünde bulunur ama oturmuş bilgi olarak, ancak takva Müslümanlarda oluyor. Oturmuş bilgi haline getirmek lazım.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Hocam, Allah ayette şöyle buyuruyor; “Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulü'ne iman ettiler, sonra hiç bir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad (infak) ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir” (Hucurat Suresi 15) diyor.

ADNAN OKTAR: Yani pekişmiş bir inancı Allah istiyor. Ama o samimi bir ruhla elde edilir. Samimi vicdan elde edilmeden, o elde edilmez. Önce Allah’ın varlığının delillerini elde ediyor mümin, bir fevkaladelik var çünkü delillerde, ama yani çok sarsıcı deliller. Dikkatlice bakılmazsa, emek verilmezse, o delilleri adam görse bile, diyor ya ayette “üstünden basar geçerler” diyor. Dikkat vermek, dikkatli olmak, Kuran’da çok üstünde durulan bir konu. “Derin derin düşünmezler mi?” diyor, Allah. Tabii bunun için dua etmek lazım ayrıca. Hem fiili dua, hem düşünerek tefekkür ederek, o derinliği almak lazım.

BÜLENT SEZGİN: Siz bahsetmiştiniz Allah “ayetlerimi göstereceğim, siz de onları bilip tanıyacaksınız” diyor. Ama sadece Kuran’da değil, dışarıda gördüğümüz ayetlerden bahsediyor demiştiniz, iman için.

ADNAN OKTAR: Tabii.

GÖKALP BARLAN: O ayırımı Hocam Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım;” Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.” (Rum Suresi 60)

ADNAN OKTAR: Biraz düşünse, samimi düşünse, kesin bilgi oluşuyor zaten. Ama akıl almaz bir boş vermişlik, akıl almaz bir lakaytlık olunca, tabii ki ne kavrayabiliyor, ne anlayabiliyor.

Evet, ayet okumaya devam et.

BÜLENT SEZGİN: “İnsan önceden, hiç bir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?” (Meryem Suresi 67)

ADNAN OKTAR: “Hiçbir şey değilken” işte bu çok önemli. Normal bildiğin simsiyah topraktan yeryüzünde yedi milyar insan oluşuyor. Hayvanlar oluşuyor, bitkiler oluşuyor. Toprak sürekli imal ediyor adeta, yani insan meydana getiriyor, hayvan meydana getiriyor, mesela zürafalar, aslanlar, kediler, köpekler, işte portakallar, limonlar, zeytinler, toprak sürekli faaliyet halinde. Allah toprağı vesile ediyor.

ENDER DABAN: Az önce sizin söylediğiniz gibi Allah ayette, yaratılışın düşünülmesinin, delilleriyle düşünülmesini bize söylüyor.

ADNAN OKTAR: Ama o delilleri işte bilgi sahibi olanlar, ara ara her yerde birbirine aktarması gerekiyor. Mesela bak dışarıda ışık yok. Işık sadece insan beyninin elde edebildiği bir özellik. İnsan beyni yorumladığında ışık oluşuyor. Çünkü hayvan da yapamıyor, çünkü hayvanın şuuru yok. Bu ışıktır diyemiyor hayvan. O farz ediliyor. Hayvan tamam ışığı görüyor, fakat ışığı idrak edemiyor. İnsan idrak ediyor. İdrak edince zaten vardır, idrak edemiyorsan göremiyorsundur. Yani mesela baygın bir insan bir şeyin rengini göremiyor, duyamıyor. Hayvan da bir nevi baygın bir varlıktır. Yani şuuru kapalı, idraki kapalı, idrak kapalı olunca, ona ışık da göstersen ses de getirsen fark etmez.

BÜLENT SEZGİN: Allah, inkar edenleri tarif ederken “onlar hayvanlar gibidirler” diyor, hayvanların durumuna benzetiyor, inşaAllah.

ENDER DABAN: Ve inkar edenlerin anlayıp kavramalarını engelleyen kalpleri üzerine bir perde kıldığını Allah bildiriyor, göremez hale getirdiğini bildiriyor inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Evet 2. Sure’nin 61. ayetinde; “Siz (ise şöyle) demiştiniz: «Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın.” (O zaman Musa da) “Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır.” demişti.” Çünkü adamlarla uğraşmak istemiyor, madem böyle bir şey istiyorsunuz, inin diyor Mısır’a. “Onların üzerine horluk” bak horluk, her yerde horlanma “ve yoksulluk (damgası) vuruldu. Ve Allah'tan bir gazaba uğradılar.” Tabii bu, o çağdaki insanlara hitap etmekle beraber, halen de Museviler dünyanın hemen hemen her yerinde horlanırlar ve her yerde de yoksuldurlar. En zengin insan bile fakir yaşar Musevilerde. Türkiye’de de bilirsiniz, en zengin Museviler bile bayağı fakir yaşarlar. “Ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.” (Bakara Suresi, 61)

O zamanlar İsrailoğulları, sarımsak ve soğanı zenginlik ve eski dinlerin bir sembolü olarak görüyorlar. Eski Mısır’da soğan ve sarımsak için kutsal yerler var. Mesela devlet görevlileri sağ ellerini soğan ve sarımsağın üzerine koyarak yemin ediyorlar. Mesela Kuran’ın üzerine yemin ediliyor ya, İncil’in üstüne. O zaman ki eski Mısır’daki yöneticiler sağ ellerini soğan ve sarımsağın üzerine koyarak yemin ederlerdi. Soğan ve sarımsak Mısır devletini ve zenginliğini temsil ederdi. Anlattım ya sembollerde. Eski Mısır’da özellikle tanrıların yiyeceği olarak görülüyor bu, soğan ve sarımsak. Sarımsak, beş bin yıl önce Mısır’da, dört bin beş yüz yıl önce de Babil’de var olduğu bilinen ve önem verilen bir bitki. Mısır’ın en zengin dönemlerinde firavunlar işçi olarak çalıştırılan İsrailoğulları’na, soğan ve sarımsak ile ödeme yapıyorlar, para yerine. “Sana on kilo sarımsak vereceğim” diyor. “Bu iki yiyecek dünyanın ilk para birimleri arasında yer alıyor” yani dünyanın ilk para birimlerinden oluyor, soğan ve sarımsak. Hatta bu ödeme şekilleri piramitler incelendiğinde görülür. Soğan veriyor, sarımsak veriyor, onu resmetmişler, o piramitlerdeki resimlerin üstüne. Hem kaya oyması olarak var, hem resim olarak var. Fiziksel gücü arttırdığına inanıyorlarmış. Hastalıklardan koruduğuna, halen de öyle “soğan her derde devadır” diyorlar ya. İşte, “gribi geçirir, nezleyi geçirir, şunu önler, bunu önler.” Halbuki öyle bir şey yok. Kükürt bileşikleri olan, mideyi de rahatsız edebilen yiyecekler ikisi de, yani bayağı rahatsızlık veren yiyecekler. Öyle kimseyi de barut gibi alan yapmıyor ayrıca, öyle bir şey yok yani. Bu Firavun mumyalarının yanında gerçek soğanlar bulunmuş, adamın yanına koymuşlar. Hatta tahtadan da yapılmış soğanlar var. Tahtadan yapılmış soğanlar, sarımsaklar var. Onları da yanına koymuşlar. Adam ne yapacaksa onları. Tutankhamun ve İkinci Ramses’in mumyalarında göz yuvalarına soğan yerleştirilmiş. Mumyanın cinsel organları ve göğsü soğan dilimleriyle kaplanmış. Yani çok makbul addediyorlar. Onun için Museviler de orada soğan ve sarımsak istiyorlar, yani devleti temsil ettiği için. Mısır’ın gücünü temsil ettiği için. O altın buzağı, soğan, sarımsak o yüzden. Hz. Musa (a.s) da “gidin o zaman” diyor “Mısır’a.” Orada da köle olarak yeniden çalıştırmaya başlıyorlar, bayağı aşağılıyorlar. Hem fakir kalıyorlar, hem aşağılanıyorlar. Ama soğana, sarımsağa da kavuşmuş oluyorlar, sanki çok önemli bir şeymiş gibi. “Mezarına soğan konulmayan ruhların rahatça ölüler diyarına geçemeyeceğine inanıyorlardı” o zaman. Öyle bir saftirik halleri vardı, kafa çalışmıyordu.

GÖKALP BARLAN: Siz daha önceden Hocam bununla ilgili, “yerleşik düzene özlem duyuyorlar” diye söylemiştiniz.

ADNAN OKTAR: Evet.

Devam et, ayet oku.

BÜLENT SEZGİN: “Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.” (Meryem Suresi, 68)

ADNAN OKTAR: Cehennem denen bir alan var, bunu Müslümanlar görecekler, yani “dizüstü çökmüş olarak” diyor ama bu küfür için. Müminin dizüstü çökmesi diye bir şey yok, bir araç içindeler onlar, yanlarında sürücüleri var. Ön tarafında ışık, yan tarafında ışık olduğunu söylüyor Cenab-ı Allah. “Nurları sağda ve ön kısımda parlar” diyor. “Yanlarında sürücüleri vardır” diyor. Bir nevi bir vasıta içindeler.

“Adnan Oktar Hocam; Reşat Halife, resul müdür?” Bu, Edip Yüksel’in adamı değil mi?

BÜLENT SEZGİN: Evet.

ADNAN OKTAR: Peygamberimiz (s.a.v.) son resul, son nebi. Hz. İsa (a.s) geliyor ama bir din getirmiyor. İslam’a uyuyor, yani ümmetin bir insanı olarak geliyor, ümmetin bir ferdi olarak geliyor, dolayısıyla öyle bir olay yok.

Feral Faun; “Düşündükçe, ben dinsiz oluyorum” diyor. Ama sen nasıl düşünüyorsun? Samimi düşünmüyorsun ki, müspet düşünmüyorsun. Mesela sırf insan beynini düşünsen, iman edersin. Sırf örümceğin hayatına baksan, iman edersin. Sırf arının hayatına baksan, iman edersin. Hiç kayıtsız şartsız iman edersin. Ama Abdullah Öcalan’ın yüzüne bakarsan, imanını kaybedersin tabii veyahut işte Stalin’in suratına bakarsan, resmine bakarsan, imanını kaybedersin. Onun kitaplarını okursan, tabii imanını kaybedersin. Okuduğun kitaplar da çok önemli. Düşündüğün şeyler çok önemli.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Al-i İmran Suresi 191’de, Allah şöyle buyuruyor; “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Ali İmran Suresi, 191)

ADNAN OKTAR: Şimdi bak, “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler.” Demek ki bu gerekiyor. Mesela gökleri insan düşündüğünde, aklı duruyor. Mesela uzayda biz şu an içi ateş dolu, incecik kabuğu olan, yuvarlak bir cisim üstünde, akıl almaz bir hızla boşlukta gidiyoruz. Ve her yerden de koskoca taş parçaları, büyük bloklar vızırcık etrafımızda geziyor, bir de tepemizde toplanmış vaziyetteler ayrıca. O ona çarpıyor, o ona çarpıyor ama dünyaya kimsenin çarptığı yok. Büyük bir süratle yol alıyoruz.

BÜLENT SEZGİN: Dünya da sürekli dönüyor Hocam.

ADNAN OKTAR: Dünya dönüyor, dünya güneşin etrafında dönüyor, o Samanyolu’nun içerisinde turluyor. Bir acayip durum, uçsuz bucaksız boşlukta. Uçağa bile binse heyecanlanıyor insanlar. Bunun pilotu da yok, bu uçağın, kendi kendine gidiyor. Kendi kendine giden bir uçağa bindirsen bir adamı aklı atar, ödü kopar. İllaki bir yere bindirir. Ama bu uçak hiçbir yere çarpmıyor. Dev bir uçaktayız, pilotu yok. Öyle kuleyle bağlantısı da yok. Hiçbir yere çarpmadan, milyonlarca gök cisminin içinde hiçbir yere çarpmadan gidiyor ve bizi hiç sarsmadan. Bu çok acayip bir şey.

KARTAL GÖKTAN: “Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir” diye buyuruyor, Allah.

ADNAN OKTAR: Çok acayip bir sistem var.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 yaşında bir genç, sadece siyahi kişilerin gittiği tarihi kilisede dokuz kişiyi öldürmüş. Çok da yaralı varmış. Akli dengesi yerinde değildir onun. Ama bunlar hep Darwinist oluyor genelde. Yani konuyu o şekilde açıklıyorlar.

Hz. Musa (a.s)’a, o zaman kavmi açıklamalarda bulunuyorlar, 20. Surenin 87. Ayetinde; “Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik,” yani sözünden dönüyorlar ama “Biz kendiliğimizden yani durduk yere kendi kafamızdan bunu çıkartmadık.” Ama zayıf bir kavim tabii. Çünkü kim ne derse desin dönmemeleri lazım. Çünkü verilen söz, Allah’a verilen söz. “Ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik” işte altın, gümüş çeşitli ziynet eşyaları. Ama asıl olarak kastedilen, altın. Bilezikler, şunlar bunlar, yüzükler altından mebzul miktarda getirmişler yanlarında. Museviler altına meraklıdır. O devirde de öyleymişler, altını yanlarında taşıyorlar, halen de öyledir, altına hakimdirler. “Onları (ateşe) attık,” erimesi için “böylece Samiri de attı" ateşe. (Taha Suresi, 87) “Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı,” buradan anlıyoruz ki Samiri, o devrin put ustası. Yani altından put yapan bir usta. Çünkü herkesin yapabileceği bir şey değildir. Altından buzağı heykeli yapmak, eritmek, yani bu çok büyük beceri, maharet isteyen bir şey. Buradan o devirde zenginlere ve oradaki insanlara altından buzağı yapıp, onları satan, o şekilde geçimini sağlayan bir usta olduğu anlaşılıyor. Buzağı şeklinde o altını biçimlendirmek ve onu eritmek üstüne demek ki uzmanlaşmış bir usta. Yani bir put ustası Samiri. Ve puta da inanıyor gibi görünmüş. Yani öyle bir felsefeyi savunduğu anlaşılıyor. Çünkü o felsefeden kazanç sağlamış. “Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "işte, sizin ve ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler. (Taha Suresi, 88) Yani “sizin de ilahınız, asıl bizim felsefemiz, o Mısır devletini, Mısır felsefesini ifade eden put budur” diyor. Bu yaptığı put, Eski Mısır putu, Hathor. Hathor’un putunu yapıyor. Hathor; Mısır’da altın bir buzağı ile temsil ediliyor, o devirde. Ama tabii o, bir tane iki tane put yapmadığı anlaşılıyor, uzmanlaşmış. Çünkü Mısır’da yüzlerce, binlerce put var. Ama bir kısım putlar çok büyük, çok kapsamlı. Bu Hathor; doğurganlık ve dünyayı ilk saran suların putu olarak görülüyor. “Dünyayı ilk sular sardı” diyor, Tevrat’ta da geçiyor ya, “o sudan canlılar çıktı” diyor ve doğurganlığı da ifade eden, yaratılışı ifade eden bir put. Nil’in taşma dönemlerini kontrol ettiğine inanılıyor. Yani Nil nehrinin kontrolünü elinde tutan put olarak da biliniyor. Yani bu putun bir yönü de, o olarak biliniyor. Dünyanın ilk sularının putu, aynı zamanda Nil’in de putu yani oradaki o suların kabarmasını sağlayan put olarak da biliniyor, akışını sağlayan put olarak da biliniyor, yani Nil’e hakim put olarak biliniyor. Nil de, onlar için kutsal o yüzden de biliyorsunuz. Hz. Musa (a.s)’ı da Nil nehrinde buldukları için, annesi babası da belli olmadığı için, o devirde Hathor’un oğlu olarak ilan edilmiş. Yani nehrin onu doğurduğunu, nehirde Hathor tarafından yaratıldığına inanılıyor. Zaten Musevilerin çocuğu olduğuna inanılsa, direkt öldürürler. Çünkü Musevilerin bütün çocukları öldürülüyordu, hepsi öldürülüyordu. Ama onu Nil’in putu olan Hathor’un yarattığına inandılar. Yani putun oğlu olarak yine ona inandılar. Bu yüzden Samiri ona diyor ki Hz. Musa (a.s)’a, “Musa’nın da ilahı bu” diyor. “Ama o unuttu” diyor. Çünkü ilk dönemde Musa (a.s)’a da öyle diyorlar, çocukken, ilk yetiştirilişinde, “Senin baban Hathor” diyorlar. İlk, küçük çocukken bulunduğunda, sorduğunda “Benim babam kim?” dediğinde, “senin baban Nil’in de sahibi olan, ilk suların da yaratıcısı olan, bütün insanların doğurulmasını, doğurganlığı yaratan Hathor’dur” diyorlar. “Onun oğlusun sen” diyorlar. Öyle yetiştiriyorlar Hz. Musa (a.s)’ı çocukken. Dolayısıyla, eski Mısır inançlarına göre yetiştiriliyor. Ama sonra tabii Hz. Musa (a.s), vahiyle bütün gerçekleri, doğruları öğreniyor. Onun için Samiri “o zaten öyle yetişmişti, o bilir” diyor. “Hathor’un oğlu o zaten” diyor. “Ona tapması lazım aslında Hathor’a tapması lazım ama unuttu. Çocukken biliyordu ama sonra zaman geçince unuttu” diyor. Hani gitti ya çeşitli yerlerde sekiz yıl kaldı, peygamber kızıyla evlendi, o dönemde unuttuğuna inanıyor Samiri. “Dolayısıyla sizin de putunuz, sizin de iman etmeniz gereken put bu” diyor. Samiri’nin yaptığı bu densizliğe karşı, Hz. Musa (a.s) da bir harika meydana getiriyor, altını eritiyor, erittiğinde külçe olması lazım, onu beyaz toz haline getiriyor. Yani suda eriyen beyaz toz. O ilmi bilmiş. Eski Mısır’da öğreniyor onu. Onu şu anki Tapınak Şövalyeleri’nin bir kısmı da biliyorlar. Bana da getirdiler, manna getirdiler, ben göstermiştim size, manna. Garip bir kıvamı var. Beyaz bir toz, su içinde eritiliyor, suyun içinde duruyor. Toz olarak saklanması mümkün olmuyor. Çıkıyor yine şişeden bir şekilde. Şişenin içinde muhafazası mümkün olmuyor. Ama su olarak suyun içinde duruyor, oradan çıkmıyor. Onu biliyorsunuz toz haline getirdi, manna haline, onu denize serpti ve denizde eridi gitti, o put. Tabii onun da çeşitli hikmetleri var.

Bazı insanlar zannediyor ki, “biz iman etmeyiz, hiçbir şey de olmaz.” “Ben” diyor, “zaten kimseye bir kötülük yaptığım yok. Bayağı da iyi bir insanım” diyor. Sen bir kere Allah’ın verdiği nimete karşı nankörlük yapıyorsun. Yani her türlü nimete karşı. O zaman Allah’ın nimetlerine niye yaklaşıyorsun, niye çileği coşkuyla yiyorsun, portakalı niye coşkuyla yiyorsun? Müziği büyük bir sevinçle dinliyorsun. Allah yaratıyor onu. O zaman dinleme. Allah’ın verdiği çileği, muzu, portakalı, elmayı, onları yeme. Sebzeleri yeme o zaman. Allah’ın verdiği nefesi alıyorsun. Allah’ın gösterdiği görüntüleri görüyorsun. Hazları duyuyorsun. Bütün bunlara rağmen, gayet iyi bildiğin halde Allah’ın varlığını, kendince ucuz bir mantıkla diyor ki; “Ben cenneti de istemiyorum, cehennemi de bana vermesin Allah, yok olup gideyim sonra. Dünyada Allah’ın nimetlerini kullanayım yok olup gideyim.” Çok büyük bir vicdan bozukluğu olmuş oluyor bu, çok şedid. Cenab-ı Allah, onda insan mantığı gibi değil. Mesela bir insanla onu konuşabilir bir insan, yani öyle bir mantıkla konuşabilir ama Allah’la konuşamaz.

Allah diyor ki bak, Furkan Suresi 13-14’te “Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman” cehennemin diyor “orada yok oluşu isteyip-çağırırlar.” (Furkan Suresi, 13) Yani “beni yok et” diyor Allah’a. “Bu şekilde cehennemde hayatım devam etmesin” diyor. “Ben yok olayım” diyor. “Bugün bir yok oluşu çağırmayın, birçok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın” diyor Allah. (Furkan Suresi, 14). Yani sonsuza kadar yok olmayı istiyor bu sefer. Sürekli söylüyor. “Beni yok et, beni yok et, beni yok et.” Diyor ya, “Ben yok olacağım.” Allah onu sonsuza kadar söyletiyor yok olma arzusunu, isteğini. Ama hiçbir şekilde yok olmuyor. “İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Yani “dünyaya bizi gönder, yaptığımız bu münasebetsizliği düzeltelim” diyorlar. “Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?” “Gerekli vakit vermedik mi?” diyor Allah. “Size uyaran da gelmişti.” Hz. Mehdi (a.s) veyahut Hz. İsa Mesih (a.s) veyahut peygamberler. “Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.” (Fatır Suresi, 37) Yani “Sizi oradan kimse çıkaramaz” diyor Allah. Onun için Allah’ı böyle, hani insanlar birbirlerini böyle viski falan içip kafalıyorlar, “ya ağabey sen bana karışma, ben de sana karışmayayım” falan, Allah’a da böyle laubali bir şekilde yaklaşabileceğini zannediyor. Yani “ben Sana karışmayacağım, Sen de bana karışma” diyeceğini zannediyor Allah’a. Allah sana her şeyini vermiş, Sen sonuna kadar Allah’ın verdiği nimetleri kullanıyorsun. Bayağı da kararlısın. O zaman kullanma, hiçbir nimeti kullanma. Allah’ın hiçbir nimetini kullanma. Yaratılmış olmak büyük bir nimetken, bir sevinç vesilesiyken, sen onu kendi aleyhine çeviriyorsun. Şükretmiyorsun, Allah’a da saygı duymuyorsun. Allah’ın düz mantığı var, “Alıp sonsuza kadar azap ederim” diyor Allah. “Yok, yapmaz” diyor. Yapar mı, yapmaz mı görürsün. Dünyada görüyorsun, şirk koşanları Allah helak ediyor, mahvediyor yani.

“Hocam Reşat Halife için nebi demedim. “Resul mü?” dedim.” Fark etmez, nebi-resul yani. Her halükarda peygamber anlamında soruyor bu değil mi? Vahiy gelen kişi anlamında soruyor. Vahiy almıyor, öyle bir şey olmaz. Yani o vahiyden biz sorumlu olmayız. Vahiy alsa bile bir şahıs, herkese vahyedilir, insanlara vahyedilir, Allah ilham eder kalbine ama bu bir din olarak, bir hüküm olarak bize sunulamaz, konu bu. Dolayısıyla Reşat Halife de peygamber, resul değil. Zaten bütün dediklerini sonradan adam değiştirdi. Edip Yüksel de, “yanlışmış o, peygamber değilmiş. Ben ona uymuyorum” dedi. Demek ki, boş.

İman-i, Kuran-i filmler seyredelim, devam edelim.

ENDER DABAN: Bu akşamki sohbetimizin sonuna geldik, yarın akşam tekrar görüşmek üzere, inşaAllah. 


DEVAMINI GÖSTER