Sayın Adnan Oktar'ın 16 Haziran 2017 tarihli sohbetinden önemli başlıklar


A9 TV, 16 Haziran 2017

 

(Manisa’da 50’ye yakın asker akşam yemeğinin ardından zehirlenme şüphesiyle hastanelere kaldırıldı. Geçtiğimiz ay içerisinde 1046 asker gıda zehirlenmesi nedeniyle hastaneye kaldırılmış 1 askerimiz şehit olmuştu. Bu olaydan 4 gün sonra tekrar bir zehirlenme vakası yaşanmış 70 askerimiz hastaneye kaldırılmıştı Adnan Bey.)

Bunun çözümü vardır. Yemekhaneye kimseyi sokmayacaklar. Taze yemek olması lazım. Beklemiş çorba, beklemiş yiyecekler, konserveler özellikle çok tehlikeli olabilir. Konserve yiyecek kesinlikle olmasın. Taze birkaç saat önce yapılırsa yemek hiçbir şey olmaz.

 

(PKK yandaşları Erdoğan’ın aracına saldırmak isterken Amerikan polisi olaylara müdahale etmemiş, müdahale etmek Türk korumalara kalmıştı. Olayın ardından Washington Belediyesi çeşitli noktalara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın korumalarının fotoğraflarının bulunduğu pankartlar astırdı.)

Tam Amerikan metodu. “Aranıyor” arayan bulur arıyorsanız, değil mi? Nereyi arıyorsunuz? Allah’tan bela arıyorsunuz. Hem Cumhurbaşkanı’nı korumayacaksınız, orada mahcup etmeye kalkacaksınız, belki adamlara linç ettireceksiniz. Kasten olmasa da tedbirsizlikten bu olacak. Adamlar gözü dönmüş şekilde hayvani bir içgüdüyle azgınca saldıracaklar, belki silahlı da olabilir adamlar. Korumalar da seyredecekler. Adı üstünde koruma, tabii ki Cumhurbaşkanı’nı koruyacaklar. Çok ayıp o yaptıkları, çok çirkin. Aramaya kalkarsa o zaman karşılıklı aramalar başlar. Olmaz. Bu çok çok yanlış. O utanç verici durumdan derhal geri dönsünler. O aramayı yakalama kararını falan kaldırsınlar. Bir daha da tekerrür etmemesi lazım. O kargaşada her şey yapabilirler Cumhurbaşkanı’na. Adamlar köpek gibi saldırıyor polis de seyrediyor. Son derece lakaytlar. Adamların saldırı şekli gözü dönmüş bir saldırı. Dolayısıyla korumaların orada aldığı tedbir makul. Yaptıkları doğru değil.

 

(Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika gezisi sırasında geziyi takip eden gazetecilerden olan CNN TÜRK yorumcusu Hakan Çelik çıkan olayları anlattı: “Dünyanın en çok tehdit alan liderlerinden biri olan Erdoğan’ı Amerika’nın gözü gibi koruması gerekirken bu kadar yakınına kadar terör yandaşlarının girmesine izin veren Amerikalı polislere ne demeli? Türk korumalarının müdahale etmekten başka şansı yoktu. Eğer İsrail Başbakanı olsaydı bir kere MOSSAD Washington Belediyesi’nin burnundan getirirdi” dedi.)

Doğru söylüyor tabii. Şimdi insanın aklına da geliyor “Acaba kasten mi yaptılar?” diye düşünüyoruz. FBI’ın içinde İngiliz derin devletinin uşağı adamlar olabilir. Onlara yalakalık yapan sahtekarlar olabilir. FETÖ’cülerle işbirliği yaparak PKK böyle bir şey hazırlamış da olabilir. Dolayısıyla bu tip şeylerde gizli koruma da olması lazım. Açık koruma değil gizli koruma da olması lazım. Oradaki yaşayan vatandaşlardan Sayın Cumhurbaşkanı’nı karşılamak üzere gelenler olacak. Ama o gelenlerin de aynı zamanda gizli koruma vasfı olması lazım. Bir insan bariyeri meydana getirirler mesele hallolur. Ben orada Cumhurbaşkanı’nın korumasını zayıf buldum. Çünkü oradaki insan sayısı PKK yönünden güçlü. Halbuki orada çok fazla Tayyip Hoca’dan yana olan, devletini, milletini savunan insan olması gerekirdi. PKK’lıların en az on misli olması gerekir ki güvenlik ortamı olsun. Ortalık bomboş kimse yok sadece PKK’lılar var ve Amerikan polisi var. Son derece tehlikeli. Orada acaba oldubittiye mi getireceklerdi? Orada bir suikast mı düzenlemişlerdi bunu da bir araştırmak lazım.

 

(Yalçın Bayer Hürriyet’teki yazısında Celal Şengör’ün bir açıklamasına yer verdi. Şengör, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni lise müfredatında biyolojinin bir saat azaltılıp din dersinin bir saat arttırılmasının modern dünyanın gereklerine ters olduğunu iddia ediyor. “21. Yüzyıl biyolojinin ve jeolojinin yüzyılı olacaktır. Milli Eğitim Bakanlığı herhalde akla ve bilime bu kadar ters bir karar hakkında halka bir açıklama borçludur. Zira bu tür kararlar milletin geleceği için tehlike arz etmektedir” diyor Celal Şengör.)

Şimdi bak Celal Hoca şöyle düşünsün; biyoloji dersi güzel. Biyolojiye kimsenin bir şey dediği yok. Biyoloji sayısı artırılsın ve çok kaliteli biyoloji eğitimi yapılsın dürüst konuşsun. Antropoloji, jeoloji bunlar mükemmel bilim dalları, bunlarla kimsenin alıp veremediği yok. Darwinizm’i istemiyoruz. Niye? Her şeyi tesadüfle açıklıyor. Bilimle tesadüf iç içe olur mu? Olmaz. Her şeyi sen tesadüfle açıklıyorsun. “Bu nasıl oldu?” “tesadüf” “şu ne oldu?” “tesadüf” böyle bir ilim olmaz, bu samimi bir ifade değil. Bilimle pagan dinini ayıracak. Darwinizm bir pagan dinidir, putperest bir dindir. Her şeyi tesadüfle açıklayan putperest bir din yani sapkın bir dindir. Dolayısıyla dürüst bir eğitimi sonuna kadar savunuyoruz. Ama şöyle olabilir; Darwinizm’i, mesela putperest dinleri anlatırken Darwinizm’in içinde anlatabiliriz. Dinler bölümünde anlatılabilir. Yahut felsefe bölümünde anlatılabilir. Yani sapkın felsefelerde anlatılabilir. Ama daha ziyade pagan dinler, Sümer paganı, eski Mısır paganı içerisinde bu konu anlatılabilir.

 

Zorluk Anında Allah'ı Haşa Terk Etmek Çok Büyük Bir Nankörlüktür

Sahabeler savaşıyorlardı, iki taraftan saldırıya uğruyorlardı hem üstten hem alttan, iki taraftan, bir avuç. Kat kat fazla düşman ordusu. Kılıç, gürz, ok, mızrak hepsi var adamların elinde. Yani vahşileşmiş ve içkili alkollü olarak saldırıyor adamlar zaten. Müslümanlardan burnu kopan oluyor, çenesi, kolu kopan, iki kolu kopan oluyor, bacağı kopan oluyor. Akşama geliyorlar hepsi sargılı bayağı neşeli herkes. Herkes iman sevinci içerisinde. Ertesi gün bir daha, ertesi gün bir daha kimse fütur vermiyor. Allah aşkıyla insanlar mest olmuşlar. Allah’a muazzam bir teslimiyet, Peygamber (sav)’e vahiy habire geliyor, sürekli geliyor, peş peşe vahiy geliyor görüyorlar zaten vahyin gelişini de görüyorlar. Müthiş bir sevgi ve sevinç ortamı var. Birbirlerine acayip sahip çıkıyorlar. Ama Resulullah (sav)’in vefatından sonra işte o maneviyat azaldı azaldı azaldı. Resulullah (sav) diyor ya “Bir benim zamanım hayırlıdır bir Mehdi’nin zamanı” o kadar.

Ahzab Suresi 10’da Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım: “Hani onlar” yani küfür topluluğu “size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı” diyor. Yani akıl almaz bir korku, gözü kayıyor artık korkunun şiddetinden yani vücut kontrolünü kaybediyor. Gözünün kontrolü gidiyor. “Yürekler hançereye gelip dayanmıştı” demek; kalbi çıkacak gibi atıyor artık. O tedirginlik, huzursuzluk ve korkudan muazzam bir gerilim ortamı var. “..ve siz” şimdi dikkat edin “ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz.” Adam ne diyor? “Allah olsa böyle bir şey olmazdı” diyor sıkışınca görüyor musun? Bir saat evvel bunu demiyor. Bir saat evvel “Ya Rabbi sana hamdolsun çok şükür” diyor. Ama sıkıştı mı Sevgili’yi terk ediyor. Ne korkunç bir şey. “Kolum koptu” diyorsun, kopan kol senin kolun mu? Allah’a ait. Ruh kime ait? Allah’a ait. Sen ne yapıyorsun, Sevgili’ye nasıl bir tavır bu böyle? İşte Allah’ın en beğenmediği şey bu. Ve en korkunç olan şey budur. Allah vermesin.

 

Sünni Şii Karşıtlığı İngiliz Derin Devletinin Oyunu

Sünni-Şii karşıtlığı İngiliz derin devletinin bir oyunudur. Sakın kimse bu oyuna gelmesin. Çünkü iki güçlü ülkeyi çatıştırmak istiyorlar. Türkiye ve İran. Türkiye ve İran çatıştı mı zaten İslam alemi bitti demektir. Birleşti mi İslam dünyaya hakim oldu demektir. Hiç tereddüt etmeyelim, İran’la Türkiye’yi birleştirelim. Suudi Arabistan da birleşsin yani sınırları kaldıralım. Nasıl? Pasaportu, vizeyi kaldıralım, kardeş olalım, ortak bir savunma paktı yapalım. İran, Türkiye, Pakistan, Mısır, Rusya savunma paktı. Türkiye yan gelip yatsın ondan sonra bitti yani kimse kılına dokunamaz. Acayip rahat ederiz. Dünyanın en büyük gücü olmuş oluruz. İslam aleminde de ne kan akıtılır ne terör olur, IŞİD, El-Kaide, Taliban hepsi biter. Ama işte bu Mehdiyet devrinde olacak. Bak bütün istememize rağmen olmuyor. İllaki İmam Mehdi (as), İllaki İmam Mehdi (as). İllaki Seyyidina İsa Mesih (as). Bak her Allah’ın günü “Mehdi gelmeyecek” diyorlar. Nerden diyorlar? İngiltere’den üfürüyorlar. Üfürüyorlar derken nefes veriyorlar yani. Diyorlar “gidin anlatın, Mehdi gelmeyecek deyin” diyorlar. Onlar da anlatıyorlar. Bir kısmı için diyorum tabii.

 

Zorluk Anında Allah'a Aşkla Sadık Olmak Çok Yüksek Bir Ahlaktır. Sahabe Böyle Yüksek Ahlaklıydı

Rahmetli Atatürk diyor ki: “Hz. Muhammed (sav)’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir’de kazandığı zafer fani insanların karı değildir. Onun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır” diyor.

Ama Peygamberimiz (sav) de acayip yiğit. Nasıl dalıyorsun mübarek? Allah’ın hikmetine bak. Direkt adamların içine dalmış. Kumandanlar genellikle kenarda duruyorlar, korunuyor yani savaşın içine girmezler. Resulullah (sav) direkt dalmış içlerine tam orta yerlerine kadar. Hayrettir hiçbir şey olmaması çok büyük mucize. Hepsine vefat etti diye yayılmış sahabe arasında. Bir çıkmış aralarından acayip sevinç. Hiçbir şey yapamamışlar. Bu çok büyük olay aslında bunun hiç üstünde durmuyorlar insanlar, çok fazla üstünde durmuyorlar.

Musab Bin Umeyr, Uhud Savaşı’nda bir kılıç darbesiyle sağ kolunu dibinden kaybediyor, kol gidiyor, çöküyor, kopuyor yani. Sancağı bu sefer sol koluna alıyor. Kardeşim, şu kabadayılığa, yiğitliğe bak. Kim yapabilir? Kolu koptu mu bitti bir insan, değil mi? Onun daha o tip bir durumu olamaz, normalde insanlarda olmaz. İkinci bir kılıç yarasıyla sol kolunu da kaybedince bu haliyle kendisini Peygamberimiz (sav)’e siper yapıyor daha hala. İki kolu yok. Görüyor musun kabadayıyı, yiğidi, aslanı? Peygamber (sav)’i korurken vücuduna saplanan bir mızrakla şehit oluyor. Bak. Ne olacaktı yaşasa ne olacaktı? Beş-on sene daha yaşamış olsaydı ne olacaktı? Bu yiğitlik mi, şu mu güzel, o mu güzel? Allah’ın en beğendiği bu işte, bunu yapabilmek. Namaz kılmak kolay, oruç da tutarsın. Bu yiğitliği, şu kabadayılığı yapmak çok önemlidir. Mesela bir kolu gidiyor öbür kolu. İki kolu gitmiş insan ne yapabilir, değil mi? Daha hala göğsünü tutuyor bana gelsin diye. Böyle yüksek ahlaklı insanlar sahabeler. Ama Peygamber (sav)’in de ne kadar büyük peygamber olduğunu buradan anlıyoruz.

 

Kuran'ı Hayatında Uygulamak Önemlidir, Bunun İçin Herkesin Kendi Dilinde Kuran'ı Okuması Öğrenmesi Gerekir

Gelenekçi İslam, Ortodoks İslam anlayışında haram gibi gösteriliyor. “Aman aman sakın” diyorlar. Meal zaten sanki korkunç bir kelimeymiş gibi kullanıyorlar. “Sakın Türkçesini okumayın” diyorlar. “Bizim gibiler kırk yıl okusa bile anlamaz Kuran’ı” diyor. Allah, “Biz Kuran’ı müminlere indirdik” diyor “bunlar Allah’tan korkarlar ve kolayca Kuran’ı anlarlar. Ama kalplerini kararttıklarımız, gözü kör olanlar Kuran’ı defalarca okusalar da anlamazlar” diyor. “Ne kadar okursa okusun anlamazlar” diyor. Sen ne diyorsun? “Ben kırk yıl okusam anlamam” diyorsun. Neyi anlatmak istiyorsun? Tabii ki bu niyetle söylemiyorsun ama çok yanlış.

 

Şii Sünni Karşıtlığını Sanki Takva Alametiymiş Gibi Gösteriyorlar, Bu Yüzden İslam Birliği Olmuyor

Onu kutsal gösteriyorlar. Mesela Şiilikle uğraşmayı kutsal gösteriyorlar. Yani Sünniliğin üstünlüğü ve Şiiliğin altta olmasını vurgulamak bir Sünni için bazı yerlerde bazı kişiler için takva alameti oluyor. Mesela Vahabiliği çok korkunç göstermek bir Sünni için bir şeref oluyor, bir onur ve dindarlık gösterisi oluyor. Aynı şekilde bir Vahabi için de bir Sünni’yi o şekilde göstermek, bir Şii’yi o şekilde göstermek bir takva alameti ve Vahabiliğe yahut Sünniliğe titizliğin bir alameti olarak gösteriliyor. İşte böyle bir eğitim politikası izledikleri için, bu Şiilerde de var, Vahabilerde de var akıl almaz bir öfke oluyor aralarında. Akıl almaz suçlamalarda bulunuyorlar. Birbirleriyle ilgili çok çirkin menkıbeler, çok çirkin deliller sunuyorlar bazı vatandaşlar, bazı vakalar da bunu yapıyorlar. Bu çok korkunç ve tehlikeli, şeytanın bir oyunu kimse bu oyuna gelmesin. Çok dikkatli olmak lazım.

 

(“Allah aşkıyla sevmek nasıl olur?” sorusuna cevap)

Şimdi beni seviyorsun, başkasını seviyorsun, çocuklarını seviyorsun? Ne görüyorsun? Beyninde bir insan görüntüsü var. O görüntüye karşı da Allah kalbinde bir sevgi meydana getiriyor. Bunu ne hissediyor? Ruhun hissediyor. Şimdi görüntüyü kim yaratıyor? Allah. Hissettiren kim? Allah. Konuşmayı kim yaratıyor? Allah. Görüntü tamamen Allah’a ait. Beden görüntüsü Allah’a ait. Sen kimi sevmiş oluyorsun? Allah’ı sevmiş oluyorsun. Doğru mu bu? Doğru. Teknik yönden de doğru. İnanç değil bu. Sırf inanç değil. Doğru. Bize “sevdim” dediğinde sen zaten mecburen Allah’ı seversin. Çünkü Allah’tan başka bir şey yok. Hep ya Allah’ın tecellisi vardır ya Allah’ın tecellisi vardır, başka bir şey olmaz. Yani ikinci bir şey olmaz. Her yer tecellidir. Bitkilerde tecelli eder, insanlarda tecelli eder, insanlardaki tecellisi Cemal ismiyle oluyor. Bitkilerde de yine Cemal ismiyle tecelli eder. Güzellik ismiyle. Hayvanlarda tecelli eder. Hepsinin görüntüsü ve sevdirilmek de sevmek de Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah aşkıyla seviyorum diyen doğru söylemiş oluyor.

 

Mutlu Olmak Gerçek Anlamda Allah'ı Sevmekle Olur

Mutlu olmak gerçek anlamda Allah’ı çok sevmekle olur. Çok samimi iman ederse bir insan dünyanın en mutlu insanıdır, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur onun dışında, hiç. Her şey de hallolur. Tek konu budur. Allah’ı candan sevmektir. Kariyer falan ne? Acayip sıkılır. Kariyer sahibi olup sıkıntıdan ne yapacağını bilemeyen azap çeken çok fazla insan var. Dünyaları cehenneme dönüyor. Kariyerle olmaz. Coşkun Allah sevgisiyle olur yani derin iman. Sarsılmaz derin bir iman olması lazım.

 

Toplumda Yüzlerce Gereksiz Kural Var. İnsanların Çoğu Bunlar Yüzünden Acı İçinde Yaşıyor

Toplumda o kadar çok kural var ki. Gençleri onlar akıl almaz sıkıyor. O yüzden psikologlara gidiyorlar. psikiyatristlere gidiyorlar. Hangi bir kuralla uğraşsın çocuk? Gelenekçisinin ayrı kuralı var. Modern olanın ayrı kuralı var. Bilmem kimin ayrı kuralı var. Bir başkasının başka kuralı var. Çocuklar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Coğrafi bölgelerin ayrı kuralları oluyor. Gelenekler oluyor. Örfleri oluyor. Adetler oluyor. İnançları oluyor. Kendi kendine çıkarttığı kuraldan kurala geçerek çıkarttıkları sistemler oluyor. Çocuklar o kuralların içerisinde adeta incecik bir ipin üstünde yürür gibi yürüyorlar. Yani incecik bir ne diyelim? Kıldan ince, kılıçtan keskin derler ya. Öyle bir ipin üstünde yürür gibi oluyorlar. Ve o da onları müthiş strese sokuyor. Daha özgür, daha rahat bir dünya meydana getirilmesi lazım.

 

Sadece Kuran'a Tabi Olan İnsan Tam Anlamıyla Özgürdür

Bir insanın özgürüm demesi için benim görüşüm Kuran’ın dışında hiçbir kuralı olmaması lazım. Bak Kuran’ın dışında hiçbir kuralı olmaması lazım. Kuran’ın dışındaki kurallar insanları mahvediyor. Kanunu, hukuku ayrı görüyorum. O kurallar yani toplumun kendi kendine çıkarttığı sistemler, çocuklar onlarla boğuşacağız diye akıl almaz mutsuz oluyorlar. Genç kızlar özellikle çok eziliyorlar bu sistemin içinde. Yani rüyada gibiler adeta. Ne yapsalar suç. Bakımlı oluyor suç, bakımsız oluyor suç, başı yerde gidiyor suç, bakıyor suç, göğsü dik yürüyor suç, sırtını çıkararak yürüyor suç, dışarıya çıkıyor suç, dışarıya çıkmıyor suç, evleniyor suç, evlenmiyor suç her şey suç. Çocuklar ne yapacağını şaşırmış vaziyetteler birçok yerde, birçok kişi.

Mesela Türkiye’de her on kişiden biri antidepresan kullanıyormuş. Mesela bu çok korkunç bir rakam. Çünkü bu bakanlığın listesinden elde ediliyor. Bakanlığa gidiyor ya antidepresanlar. Çünkü doktor onu yazdığında antidepresan bakanlığa kaydı yapılıyor. Bakanlıktaki kayıtlara göre Türkiye nüfusunun onda biri. Bir de antidepresanı doktor kontrolü dışında kullananlar var. Bir de onları ekle onun üstüne akıl almaz bir sayı çıkar.

 

Toplumun Bazı Kesimlerinde Saygı Yanlış Anlaşılıyor. On Yıllardır Tanıyormuş Gibi Candan Seviyor, Hürmet Ediyor, Değer Veriyorsan Saygıdır

Şimdi saygı bizim Türkiye’mizde ve bazı yerlerde çok yanlış anlaşılıyor. Mesela ben bazen görüyorum geliyor oturuyor iki eli dizinin üstünde, gözü yerde alçak sesle konuşuyor. Bu nedir? Saygı. Bunun saygıyla alakası yok. Saygı yirmi yıldan beri tanıyormuş gibi candan seviyorsan, candan yakınlığın varsa, candan koruma hissi içerisindeysen, çok hürmet ediyorsan, çok değer veriyorsan buna saygı denir. Yoksa” rica ederim arzuhalimi size nasıl bildireceğimi tam ifade edemiyorum efendim. Bir sualim olacak” falan göz yerde, ses kısık, eller dizlerin üstünde böyle bir saygı olmaz. Bu Osmanlı’dan gelen bir gelenektir bu, bunun saygıyla alakası yok. Saygının anlamı insan gönlünde hoşluk meydana getiren, sevgiyi destekleyen, sevgiyi daha artıran sevgiyle olan bağını güçlendiren, sevgiyle ilgili olan her şeydir. Eğer bir şeyden bir insan rahatsız oluyorsa o saygı değildir. İnsanın hoşlandığı her şey saygıdır. Sevgide hoşlandığı her şey saygıdır. Ama mesela bir yaşlı amca gelir falan mesela birisi gelir ayağa kalkarsın bir saygıdır bu.

 

İstanbul'da Şehir Merkezi Turistik Olsun, Yapılaşma Tamamen Şehir Dışına Alınsın. Ama Bunun İçin Önce Ruh Devrimi Gerekir

Hükümetin alacağı hiçbir tedbir meseleyi halletmez. Sadece yaranın, acının şiddetini azaltır. O binaların tamamının yıkılması lazım lamı cimi yok. En az iki yüz bin, üç yüz bin binanın yıkılması lazım. Felaket görünüm. Güzelim İstanbul’u mahvediyor o binaların görünümü. Binaların renkleri bitmiş zaten. Solgun ve bakımsız, görünümleri akıl almaz kötü. Tam bir felaket. Hepsinin sökülüp kaldırılması lazım, güzel böyle yeşillik, bağlık bahçelik yerler haline getirilmesi lazım. Şehir İstanbul’un dışına taşınması lazım. Hatta Valilik bile götürülebilir İstanbul’un dışına götürülür. Büyük merkezler. Mecburen şehir o tarafa doğru kayar. Şehir merkezi turistik olsun daha çok. Bu nasıl bir iştir? Korkunç binaların görünümü. Korkunç, tek kelimeyle korkunç. Büyük bölümü öyle. Hükümet bunu yapamaz nasıl yapsın. Bu ancak Mehdiyet devrinde olabilecek bir şey. Ve en fazla bir-iki yılda biter. Bu büyük bir ruh devrimiyle olabilir, büyük bir aşk, büyük bir sevgi devrimiyle olabilir. Ve bunu halka sevdirerek yapmak lazım. Müthiş arbede çıkar bundan bir-iki tanesini bile yıkmaya kalksan. Sevinç içinde olması lazım. Cennet gibi yerler yaparsın deniz kenarında halk severek o tarafa gider. Bütün resmi binaları İstanbul’un dışına taşırsın. Konu biter herkes mecburen oraya gider işyerleri orada olacağı için. Hastaneler şunlar bunlar hepsini o taraflara doğru çekebiliriz. Mesela beş katlı bina yerine üç katlı bana yapalım diyorlar. Ne fark eder? Ama acıyı azaltacaktır, kiri azaltacaktır ama görünüm kirliliği kalkmayacaktır. Mesela binaların istendiği şekilde boyanması yasaklanıyor. Zaten bina binaya benzemiyor ki boyasan ne olur? Hadi beyaza boyadığını düşün en fazla o olur ne olacak? Hepsi allı güllü zaten şu an ve çok kirli görünüyor. Dehşet verici. Nasıl yapmışlar, kim yaptırtmış? Benim aklım almadı bunu. Nasıl müsaade etmişler böyle bir felakete, nasıl İstanbul’a kıyılmış nasıl böyle mahvedilmiş? İnanılır gibi değil. Mesela yabancıların böyle bir imkanı olsaydı asla böyle bir şey yaptırmazlardı. İsviçre’de, Norveç’te böyle bir şey tahayyül edilemez. Bu nasıl olmuş ben bunu anlamıyorum.